Kullanıcı Girişi | Üyelik
 
 
ISIS
PANOPTICON
omardiyejon | 19.08.2014
Birleşik Devletler progressive rock'un standart biçimlerine nadiren güzel örneklerle katkıda bulunsa da türün biraz daha soyut noktalarında görece 'entelektüel' hareketlenmeler göstermiş, daha basite indirgemek gerektirse çok sakallı ve dövmeli adamlar çıtayı bu anlamda yükseltmişler. ISIS bunların en güzel örneklerinden birisi. Müzikleri gösterişten uzak, gerek müzikal gerekse de notalar üzerine işlenen fikirler düzeyinde ziyadesiyle derinlikli bir yapıya sahip.

Evrilmeye çok müsait bir altyapı olan sludge dünyasından hareketle müziklerini baya bir ileriye taşıyıp az sonra üzerinde duracağım Panopticon albümüyle zirveye ulaşmışlardır. Sonrası kimine göre düşüş kimine göre olgunlaşma ama herkesin ortak kanısı 2004'ün ISIS'in zirvesi olduğu yönünde.

Panopticon ambiyans müziğin metale en güzel yedirildiği nokta olabilir. Bir çok post-rock grubunun tuzağına düştüğü melodi canavarı albümlerden son derece ileride, melodiyi amaç değil araç olarak kullanan bir albüm olmuş. Samplelar son derece sade, müziğe çoğu noktada destek olur halde. Yine gitar işleri samplelar ile beraber ambiyasın yaratılmasındaki en önemli etken. Davullar sürükleyiciliği de patlayıcılığı da belirgin kılan öge diyebiliriz. Sanırım albümün kendi içindeki 'panopticon'u (bkz: foucault) davullar demek yanlış bir metafor olmaz.

Albümün özeti olarak Altered Course parçasını gösterebiliriz. Patlayıcı, akıcı ve dingin. Tipik bir post-rock eserine en yakın ISIS hareketi olarak da görebiliriz bu şaheseri. Çığlık atan gitarlar ve çok derin bir atmosfer. Sonra ise sonsuz bir dinginlik.

Panopticon post ön adlı rock müzikler dünyasında kulağınızın değebileceği en özel işlerden birisi. Grup üyelerinin ayrılma kararı aldıktan sonra verdikleri bir röportajda da her birinin her noktası içlerine sinerek yaptıkları tek albümü Panopticon olarak göstermeleri bir tesadüf değil.

NEMRUD
RITUAL
megamefta | 26.01.2014
Türkiye’de Anadolu Rock’ın ön planda olduğu senelerde progressive rock’a yaklaşan Moğollar, Erkin Koray, Barış Manço gibi önemli isimler tam olarak progressive rock olarak adlandıramasak da işin psychedelic/folk rock kısmında çok başarılıydılar. 70lerden sonra Türk Rock’ı durdu. 90lardaki diriliş de daha çok metal anlamında oldu. 90lar dirilişinde aklıma gelen iki progressive rock örneği de aynı sene çıkmıştı. 1996 da Nekropsi tarafındadn yayınlanan Mi Kubbesi hakkında konuşmaya gerek duymuyorum. 657′nin Çatlak isimli albümü ise 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabi Ankara Devlet Opera ve Bale kurumu çalışanları tarafından yayınlanan oldukça başarılı bir albümdü.

Şimdiye kadar Türkiye’de piyasaya çıkmış en iyi iki progressive rock albümü olarak yukarda bahsettiğim iki albümü sayıyordum (grubun Journey Of The Shaman isimli albümünü hala dinlemiş değilim). Grubun gitarist ve vokalisti Mert Göçay’ı gentleoctopus‘ta yayınlanan Frank Bornemann (Eloy) röportajı ile tanımıştım. Röportajı okuyunca kendisinin çok büyük bir Eloy hayranı olduğunu anlıyorsunuz. Bu Eloy hayranlığı mükemmel bir şekilde albüme yansıtılmış. Prodüksiyon aşamasında da eski kayıt tekniklerinin kullanıldığını düşünüyorum.

40 dakika boyunca 70lere yolculuk yapıyorsunuz. Türün köklerine bu kadar bağlı kalmak 2013 yılında yayınlanan bir albüm için büyük risk. Genesis, Eloy, Camel gibi gruplarında 80ler ve 90larda yapamadığı bir işin üstesinden başarıyla çıkabilmek büyük takdir toplamalı. Türkiye dışında albümün başarısının kanıtlandığını görüyor ve seviniyorum.

Eloy ve Camel seviyorsanız bu albümü dinlerken mutlu olacaksınız. Gitarın vahşice ön plana çıkmadığı, bütün enstrümanların dengeli kullanıldığı, melodik ve şimdiye kadar dinlediklerim içinde bu topraklarda yayınlanan en iyi progressive rock albümü.

MARILLION
SOUNDS THAT CAN'T BE MADE
bay.c | 26.02.2013
Bu kayıttan önce çıkan iki albüme çok fazla ısınamayan, özlemle Marbless kalitesine yakın şeyler arayan bir Marillion takipçisi olarak, bu kayıtta beklentilerimi büyük ölçüde karşılayan şarkılar bulduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.

Hoghart dönemi Marillion'un o farklı ve yenilikçi tavrını bütünüyle ortaya koyan, bir yandanda kendi geçmişine özellikle "Sounds That Can't Be Made" şarkısında yer alan nefis bir Rothery solosu ile selam çakan bir albüm, birbirinden kaliteli şarkılar, üst düzey bir grup performansı, hepsi Marilliondan beklediklerimizi fazlasıyla veriyor.

Bundan sonrası akustik izlediğimiz grubu bu nefis yeni şarkıları ve efsane klasikleriyle yeniden yurt sahtında canlı canlı görmeyi ümit etmek olur sadece.

PHIDEAUX
PHIDEAUX & MOGON PROMOTIONAL ISSUE
bay.c | 20.07.2012
Genel olarak Amerikalı gruplardan pek de umduğunu bulamayan, onları teknik olarak oldukça iyi ama ruhu doyurmayan sıkıcı topluluklar olarak nitelendiren mütevazi bir prog takipçisi olarak belki de ilk kez beni yerime mıhlayan, şimdiye kadar olan tüm düşüncelerimi tekzip ettiren bir grupla karşı karşıya kaldım.

Phideaux öyle yeni bir grup değil, bilindiği üzere 1990'ların başından beri yaptığı ayrıcalıklı albümlerle prog dünyasında tüm takdirleri haklı olarak topluyor. Peki benim -bir hayli geç kalarak- bu son toplama albümle takdircilerin arasına hararetle katılmamı sağlayan bu grubun ayrıcalığı ne?

Bu ayrıcalık, 70'lerin sounduna sıkı sıkıya bağlı olması bu yanıyla retro progresif olarak nitelendirilmesi muhtemel topluluğun, standart bir sound taklitçisi olma tuzağına düşmeden oldukça başarılı aranjmanlar, melodik gücü yüksek besteler, şaşırtıcı ritmik atlayışlar ve ayrıksı müzikal anlayışa sahip olmasından kaynaklanıyor.

Bahsi geçen albüm, grubun eski kayıtlarındaki bestelerin farklı yorumları ve konser performanslarından oluşuyor. Özellikle yakın dönemin destansı uzun bestelerinden-20:40 d.k- Chupacabras'da mükemmel bir canlı performans sergilenmiş. 70'leri çağıran mellotron geçişleri, her müzisyenin üstün enstrüman hakimiyeti, nefis vokaller, trompet, flüt gibi nefeslilerle zenginleşen besteler, yerel folk motiflerinin şarkılara başarıyla yedirilmesi, karamsarlık, iyimserlik ve gizem dengesi gayet iyi tutturulmuş bir albüm kimyası, tartışmasız yılın en iyi kayıtlarından biri...

Sözün özü ; 2012 en iyi prog albümleri listelerinde -bu konuda iddialıyım-kesinlikle göreceğiniz bu albümü sadece listede görmekle yetinmeyin, en kısa zamanda dinleyin derim naçizane...

ÄNGLAGÅRD
VILJANS ÖGA
enchant | 17.07.2012
ÄNGLAGÅRD!

Yüzüme hiç böyle güçlü bir tokat çarpmamıştı. Belki ben abartıyorum belki ben yüceltiyorum ama sanırım büyük dehlizlerde kaybolur gibi yok oluyorum. Änglagård.

İsveç o karanlık yüzünü bir kez daha göstermiş oldu. 1994 yılından beri kayıt yapmayan bir topluluktu bu ama yıllar geçmiş müziklerinde yeni bestelerinde değişikliğe bile gitmemiş hep aynı pencereden bakar gibi bize bakmışlar küçük bir çocuk gibi. Biraz kırılgan olmuş biraz sinirlenip aniden kükremişler ama hep aynı pencereden bakmışlar naif insanlar gibi.

“Jordrök” isimli bestesi bu topluluğun can damarı olmuş. İlk albümün ilk şarkısı olan bu besteden eskinin iflah olmaz prog dinleyeni bile dize gelmiş şapka çıkarttırmış bu şarkıya. Nedeni basit. Müzikalite. Änglagård senfonik progresif müziğin en iyilerinden. 90’larda kendilerini bize tanıtmış olsalar da hep eskinin grubu izlenimini vermiş ve dinleyenler tarafından takdir edilmiş. Ortadan kaybolduklarında yerleri bomboş kalmış yıllar sonra Norveç’ten White Willow ve Wobbler gibi üst kalite topluluklar gelmiş ve onları tekrar bize hatırlatmış. En başta YES, Van der Graaf Generator’un ritmik ve heyecanlı pasajlarını alıp dramatik senfonik geçişlerle beslenen yapısıyla Änglagård müziği folk etkileriyle, flütün iç acıtıcı devasa rüyasal derinliklere sürükleyici o destansı biçimiyle hala etkisini kaybetmeden dinleyicileri etkiliyor.

Grubun yeni albümü “Viljans Öga” pek bir değişiklik içermeyen yıllar sonra tekrar kapımızı çalan Änglagård müziğinin bir devamı niteliğinde. Vokalleri olmayan tamamı enstrümantal olan bir albüm. Basların Chris Squire’ın basları gibi kükrediği, mellotronun ve piyanonun dramatik etkileri arttırdığı, flütün o şiirsel nağmeleriyle bir sevgiliye ağıt yakar gibi tınlamasıyla süre gelen bir çığlıktır “Viljans Öga”. Gitarlar öyle bir tınlamıştır ki gecenin içerisinde süzülür gidersiniz, kanatlarınız olur uçup çok uzaklara göç edersiniz. Böyle bir dünya sunar size Änglagård müziği. “Viljans Öga” devamı gelmeyecek 4 kısa filmden oluşan bir siyah beyaz Béla Tarr filmi gibi ya da tesadüflerle buluşacak bir Alejandro González Iñárritu hikâyesi gibi tınlar içinizde. Kompleks ritimler ve devamlı değişen ve nereye gideceği belli olmayan notalar diyarında sizi bekleyen sorularınıza cevap olamayacak ve tahmin bile edemeyeceğiniz yollara gidecek bir albüm. En iyi besteyi yazamıyorum çünkü bütünlüklü, en iyi yerlerini söyleyemiyorum ellerim klavyeye gitmiyor çünkü “Viljans Öga” baştan sona konuşmadan dinlenecek bir ağıt.
Bazı kendini bilmez dinleyiciler bu albümün Opeth’in Heritage albümünden kopya olduğunu söylüyor beni sinirlendiriyorlar. Bunlara cevabı ise Änglagård veriyor, müziğiyle. “Heritage” nedir ki ”Viljans Öga” yanında?

WOBBLER
RITES AT DAWN
enchant | 17.07.2012
HINTERLAND'IN YARATICILARI

İcra ettikleri müzikleriyle 70’li yılların o retro progresif rock akımına dahil edebileceğimiz Norveçli topluluk Wobbler "Hinterland" ve "Afterglow" ismindeki iki başyapıt albümlerden sonraki "Rites at Dawn" ile sevenlerini ikiye bölmüş gözüküyor. Hiç tartışmasız senfonik progresif rock alanındaki son dönemlerde çıkmış en iyi topluluklardan birisi. Glass Hammer, Echolyn, The Flower Kings gibi geleneksel melodileri yakalayıp 70’lerin Gentle Giant’ına ve YES’ine göndermelerde bulunuyorlar ama bunu taklit şeklinde değil de kendi yarattıkları sound içerisine yedirip öyle bize sunuyorlar. Bu da Wobbler’in ne kadar da zeki bir topluluk olduğunu gösteriyor.

Hammond Org, Mellotron, Moog gibi progresif rock’ın olmazsa olmaz enstrümanlarını kullanıyorlar. "Rites at Dawn" ile gruba yeni gelen vokalist Andreas Wettergreen bazı dinleyiciler tarafından eleştiriye uğradı. O da bu albümdeki vokallerinin çok Jon Anderson’ı anımsatması ve grubun ise bariz YES etkisinde kalmasıydı. Gerçekten de bu albüm YES’in "Close To The Edge" adlı efsane albümünü çok çağrıştırmakta. Gerek vokaller olsun beste gidişatı bakımından bile o albümün hissiyatını alabiliyorsunuz. "Rites at Dawn" kompleks ritimleri, şarkı düzenlemeleri ve içerdiği tonlar bakımından kusursuz yakın bir portre çiziyor. En başta "Lá Bealtaine" ve "A Faerie's Play" olmak üzere bütün şarkılar bir ders niteliğinde sanki. Geleneksel progresif müziğe ve jazz’a yakın duran dinleyiciler bir bakıp dinlemeli.

 
1
2
3
4
5
6
7
 
Progressive Rock'ın Acı Kaybı, Chris Squire.
Asia Minor'dan Eril Tekeli-Progturk Buluşması.
Asia Minor Yıllar Sonra Yeniden Bir Arada.
Progturk Twitter'da
Clepsydra ve Collage geri döndü!
Camel İstanbul Konseri ? Neden Olmasın
Karnataka ve Çağrı Tozluoğlu Röportajı
Camel Geri Dönüyor !!!
Progressive Rock Arenasında Bir Acı Kayıp Daha.
Renaissance Yeni Gitaristi ile Yola Devam Ediyor.
 
 
 


2006 - 2010 Progturk.com
Bu site progarchives.com'dan esinlenerek hayata geçirilmiştir.
Destek: Last.fm ProgressiveTR grubu
Kodlama ve Tasarım: Anıl "megamefta" Okay