ProgTurk'e hoşgeldiniz. ProgTurk, Türkiye'deki Progressive Rock ve Progressive Metal severleri bir araya getirmek ve onlara en iyi içeriği sunmak için kurulmuştur. Sitemize üye olarak incelemeleri okuyabilir, yorum yapabilir ve grup bilgilerini düzeltebilirsiniz. Üye olmak için lütfen tiklayiniz.
|
|
|
1 oy üzerinden Ortalama: 5/5
|
Beyaz kuğular narindir. Onlar pek uçamazlar. Kanatları yok sanırsınız. Sanki kanatlarını gizlerler veya gizler gibi yaparlar. Onlar herkese ilhamlar verir, bir şaire, bir aşığa, bir sevgiliye sözler yazdırır... Çok uzaklara gidemezler, gitmek isteseler de gidemezler... Beyaz kuğudur içinden üzgün olanları sessiz sularda...
Amorphis, Finlandiya’nın müzik dünyasına kazandırdığı ilginç topluluklardan bir tanesi. Bünyesinde bulundurduğu müzisyenler açısından olsun, ülkelerinin sahip olduğu müzikal kültürel zenginlikler açısından olsun hep daha gelişmeyi aklına koyabilmiş ve bunu uygulamaya sokabilmiş başarılı topluluklardan. 90’ların başında bir Death Metal fırtınası yaşanmaktayken Amorphis “The Karelian Isthmus” albümü ile Atmosferik Death Metal tarzı ile çoğu dinleyicinin aklını çelebilmişti. Grup farklıydı. Kendi ülkelerinin müzikal zenginliklerinden etkileniyor ve bunu müziklerine başarılı bir şekilde uyguluyordu. Amorphis’in diğer yeni topluluklardan bir farkı da 1970’lere olan merakı ve saygısıydı. Sahnede giyiniş tarzından müziklerine kadar bu durum hissediliyordu. İkinci albümleri “Tales From The Thousand Lakes”, Doom/Death Metal dünyasında bomba etkisi yaratarak çok başarı kazandı ve birçok dinleyicinin gözdesi oldu.”Albümden “Black Winter Day” çok başarı kazandı. Bir sonraki ”Elegy” albümüyle bir klasik daha yaratarak ülkesinin kültürünün en önemli parçası sayılan “Kalevala” efsanesiyle ilgili şarkılar yapmaya devam ettiler. ”Elegy” albümü birçok yazar ve dinleyici tarafından sahiplenildi ve çok beğenildi. Albümdeki “Better Unborn”,”My Kantele” ve “Elegy” şarkıları grubun bundan sonra gidişatını belirliyordu. Finlandiya folklorundan etkileşimler, bestelerdeki progresif yapı bu albümün en önemli özelliklerindendi. Grubun vokalistlerinden Pasi Koskinen (diğeri de Tomi Koivusaari’ydi) çok usta vokalleriyle ilgi çekiyordu. Gerek brütal gerekse de temiz vokalleriyle başarılı vokalistler arasına adını yazdırmıştı. Sonraki albüm “Tuonela” grubun değişiminin ilk kanıtıydı. Saksofon kullanımı dikkat çekiyordu; şarkılardaki hüzünlü ve karamsar yapı daha da belirginleşmişti. Vokaller daha da temiz hale dönüşmüştü.”Am Universum” albümüyle de aynı yapıyı taşıyan bestelerle karşımıza çıktılar. Bu albümlerle Amorphis’in 1970’lere olan saygısı daha çok belli oluyordu. Bu saygı “Far From The Sun” albümüyle iyice gün ışığına çıktı. Bu başarılı albümlerden sonra Pasi Koskinen gruptan ayrıldı ve yerine Nevergreen’den tanıdığımız Tomi Joutsen gruba alındı ve “Eclipse”i bu vokalistle çıkardılar. Tomi Joutsen’in ses rengi Amorphis’in şarkılarına tamamen uygundu. Bunu albümü dinleyince anlamaktayız. Bu albümün en önemli tarafı ise klasik Amorphis bestelerindeki melodik yapının daha da fazla olması; daha belirgin olmasıdır. Vokaller önceki üç albüme göre daha güçlüdür. Tomi Joutsen’li son albüm “Silent Waters” ise bu günlerde çıktı. Amorphis bu albümüyle eski günlerine iyice dönmüş gözüküyor. Tomi Joutsen gibi üstün bir vokalistle çok değişik bir hava yakaladı Amorphis.
Joutsen’in tarzı Akerfeldt’e çok benzemekte. Brütal vokallerden temiz vokallere aniden geçebiliyor ve karizmatik davranışlarla grubun baş adamı olduğunu haykırırcasına topluluğu yönetiyor. “Silent Waters”, “Eclipse”den daha iyi bir albüm ve daha sert. Ritim gitarlarda çok sert tonlar kullanılmış. Davul kayıtları ve vokal kayıtları kusursuz. Ve bunların sonucunda diyebiliriz ki en başarılı Amorphis albümüyle karşı karşıyayız. Bestelerin hepsi yine Kalevala’dan alınmış. Kalevala’nın en üzgün en can sıkıcı ve sıkıntı verici hikâyeleri temel alınmış ve bu sebeple albümde yoğun bir hüzün teması var. Kuğu, temizliği temsil ediyor bu albümde. Albüm kapağındaki figürlerin güzelliği bir tarafa o siyah baskın renkli kapak ne güzel duruyor. Albüm “Weaving the Incantation” ile başlıyor. Opeth’in “Ghost Reveries” albümündeki tonlarla hemen hemen aynı tonlar kullanılmış ve böylelikle çok güçlü bir açılış şarkısı olmuş. “A Servant” ve “Towards And Against” melodi yaklaşımı çok yoğun şarkılar. Bunlardan “Towards And Against” Amorphis için çok farklı bir çalışma olarak gözüküyor. “Black River”, “Enigma” ve “Shaman” (bu bestede flüt kullanımış) akustik düzeyi yüksek çalışmalar. Her biri kendi içerisinde hüznü barındırıyor. Bunlardan “Black River” Amorphis’in yarattığı en farklı beste beklide. Albümle aynı adı taşıyan “Silent Waters” depresif bir kimliğe sahipken “I Of Crimson Blood” ve “Her Alone” ise çok melankolik besteler olarak göze çarpmakta… “Silent Waters”daki en etkileyici şarkı ise kuğuların çığlıklarını hissedebileceğiniz ve tüylerinizin diken diken olacağı “The White Swan” adlı çalışma. Bu şarkı albümün en özel çalışmasıdır. Şarkının son 1:10 saniyesindeki o tuşlu geçişleri Amorphis müziğinin en tepe noktasıdır. Çok üzgün, kırılgan ve naif bir eser. Tomi Joutsen’in usta ve duygu dolu vokalleriyle yine baş başa kalıyorsunuz. Böyle bir ton ve duygu bileşimi zor elde edilir. Albümün kartonetli sürümlerinde ise “Sign” isminde bir şarkı da mevcut. Amorphis “Silent Waters” albümüyle eski günlerine merhaba diyor artık. İlerici, kalplerimiz için oluşturulmuş, duygusal, kırılgan, melankolik bir başyapıt!
|
|
|
|
|
|
1 oy üzerinden Ortalama: 4/5
|
İsveç’in “Dark Progressive Rock” grubu olarak ünlenen Anekdoten’in sabırsızlıkla beklenen bu albümü sonunda çıktı. En son canlı bir kayıtla karşımıza çıkmışlardı. Ondan öncesinde de “Gravity” albümüyle karanlık müziğin efendisi konumuna gelmişlerdi progresif müzikte. Anekdoten geçmişe dayalı referanslarını King Crimson’dan alan bir topluluk. King Crimson’un son dönemlerinden de bolca besleniyorlar. Bunun yanında Anglagard, Porcupine Tree gibi topluluklardan da yoğun bir şekilde besin almaktalar. Anekdoten’in müziği 4 sene içerisinde çok ilerlemişe benziyor. Daha önceki albümlerinden biraz farklı bir yapıda duruyor. Daha çok modern bir yapı var ve daha çok Post Rock sınırlarında gezinen bir albüm ortaya çıkarmışlar. Grubun üç vokalisti var ve bu albümde de Gunnar Bergsten adlı flütist bir sanatçıyla çalışmışlar. “Nucleus” ve “Vemod” albümlerinden çok çok iyi buldum; “Gravity” ile de benzerlikleri mevcut. Bütün şarkılar çok iyi fakat “King Oblivion” bana daha bir özel geldi. Karanlık Anekdoten ile tanışmamış olanlara…
|
|
|
|
|
|
1 oy üzerinden Ortalama: 4/5
|
Progresif müziğin neferlerinden olmak kolay değil. 7. albümünü çıkaran Sieges Even türdeşlerine fazla aldırmadan bambaşka albümler çıkarmaya devam ediyor. 88 ve 95 yılları arasını değişik arayışlarla geçirdi grup. “A Sense Of Change” ile Rush müziğine iyice göz kırpan grup bu albümüyle de metal tınılarını bir kenara bırakıp daha geleneksel tarzlara yönelmişti. 95 yılındaki “Uneven” albümünden sonra 10 senesini boşa geçiren grup, bu zamandan sonra 2005 yılında “The Art of Navigating by the Stars” ile albüm dünyasına merhaba demişti. “The Art of Navigating by the Stars” grubun çıkardığı en başarılı albüm olarak tarihe geçti. Yeni vokalist Arno Menses ile de bir kat daha güçlendiler. Bu öylesine bir albümdü ki progresif müzikte en başarılı klavyesiz albümlerin en başında bile gösterilebilir. Rush müziğine iyice içine sindiren grup, sert gözüken ama minimal yapılara sahip bu albümüyle birçok progresif fanın gönlünü kazanmasını bildi.
Grubun yeni albümü “Paramount” çok yenilikçi ve modern anlayışla hazırlanmış. Öyle ki “The Art of Navigating by the Stars” albümünü bile geride bırakacak şekilde düzenlenmiş. Kayıt açısından en başarılı Sieges Even albümü olarak düşünebiliriz. Ama bestelerdeki kalitelilik açısından ise bir önceki albüme göre daha vasat duruyor. Bu vasatlık kötü anlamda değil. Çok başarılı bir albüm var karşımızda ama “The Art of Navigating by the Stars” albümüyle çıtayı çok yükseklere çekmişti grup. Böylelikle bu albümü dinleyenler grubun çıtayı yükseltemediğini düşünebilirler. “Paramount” albümünde gitarlar daha sert kaydedilmiş ve davul tonları çok tok geliyor. Albümdeki şarkılara baktığımızda ilk kulağa çarpan “Tidal” adlı beste oluyor. Ritmik bir beste ve aralara yerleştirilmiş flamenko gitar melodileriyle ilgi çekiyor. Bunun dışında albümün açılışındaki “When Alpha And Omega Collide”, “Mountain Castles in the Blood Red Sky” ve “Duende” gayet kaliteli besteler. Albümle aynı adı taşıyan “Paramount” ise güzel bir kapanış şarkısı. Kompleks ritmler, aralardan aniden fırlarcasına giren flamenko gitar melodileri ve saksafonlar albümün en önemli artıları. Melodik, ciddi, karakteristik, bol bol Amerika’ya taş fırlatan bir albüm “Paramount”. Almanya’nın progresif rock’taki haklı gururu Sieges Even’dan...
|
|
|
|
|
|
1 oy üzerinden Ortalama: 3/5
|
Marillion değişim geçiriyor. “Radiation” çıktığında Marillion dinleyicileri iyi bir silkinme geçirmişlerdi ve bu değişime pek alışamadılar Bu albümdeki müziğin içinde modern unsurlar gezinmekteydi. Bunu dinleyicisine ilk olarak aktarmada sorun yaşamadı Marillion, fakat birçok dinleyicisini küstürdü, yeni dinleyici profilleri edindi ve Radiohead takıntısını “Radiation” albümünden beri sürdürdü. Grubun bu Radiohead sevgisi bu albümle iyice ayyuka çıktı ve daha da farklı kulvarlara yol açacak bir bilinç edindi. Bu bilincin ürünü 2004 yılındaki “Marbles”tı. Grup tek kelimeyle bir başyapıt üretmişti. Steve Hogarth’ın çocukluk anılarını anlattığı bu albümü çoğu Marillion dinleyicisi kabul etti ve bağrına bastı. Oradaki müzikal fikirler bu topluluk için yeni değildi. Modern arayışların olduğu 4. albümde, gelecek 5. albümün de bu yönde olacağı kuşku götürmezdi.
“Somewhere Else” albümü de aynı yapıda gözüküyor. Pek bir değişiklik göze çarpmıyor. Besteler açısından biraz pop, biraz rock, biraz değişik arayışlar, farklı ses deneme çalışmaları içinde albüm kanımca başarıya ulaşıyor. Grubun ilk dönemini özleyenler daha fazla özlemeye devam edebilirler; çünkü albümde geleneksel pek bir şey yok. Marillion değişim geçiriyor diyoruz işte en son yansıması bu albüm. Steve Rothery kendisini iyice aşmış, mükemmel tonlar bulmuş. “Marbles” albümüne göre hareketli şarkılar fazla. Bu albüm “Anoraknophobia”, “Radiation” ve “Marillion.com”dan çok çok iyi fakat “Marbles” a göre biraz yavan duruyor. Onun bütünlüğüne ulaşabilmiş değil. Dışarıda Marillion dinleyicilerini ikiye bölen albümde “Somewhere Else”, “Voice From The Past” ve “The Last Century For Man” en iyiler olarak gözüküyor. Bunun dışında çok fazla ilgi çekici bir taraf yok. Grubun son dönemini seven dinleyiciler mutlaka beğenecektir ama hiç “Fugazi” ya da “Misplaced Childhood” tarzı bir şeyler aramayın. Özlemeye devam edin…
|
|
|
|
|
|
1 oy üzerinden Ortalama: 5/5
|
Satellite 4. stüdyo albümünü Avrupada 23 Şubat tarihinde çıkardı. Polonya’nın havasından mıdır suyundan mıdır nedir, şimdiye kadar oradan dinlediğim gruplar içinde ıskalayan bir grup hemen hemen çıkmadı. Ama sanırım bu genel olarak kuzey ülkelerinde böyle. Ülkemizdeki gibi orada da dört mevsim yaşanmasına rağmen kışlar daha sert geçiyormuş. Sanırım bu sebeple donmamak için sürekli müziğe, enstrümana sarıp ısınmak istiyorlar :) Neyse, biz albüme gelelim. Genel olarak, yine, albümde klasik Satellite havası var. Önceki albümlerini dinlediyseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız. Albümde toplam 7 parça var.
İlk parça Every Desert Got Its Ocean; giriş için iyi seçilmiş bir parça. Klavye ile başlıyor ve daha sonra ona gitar eşlik ediyor.Sözler ikinci kere bitince ve radyo frekansları arasında geçişe benzeyen (bu benzetmeyi yapamamış olabilirim) kısa bir ses duyduktan sonra sizi müthiş bir gitar solosu bekliyor. Ardından sırayla giden diğer klavye ve gitar sololarıyla parça sonlanıyor.
İkinci parça Repaint The Sky; girişteki ritim ile sanki pop tarzda bir parça devam edecekmiş hissi veriyor. Ama tabi ki öyle olmuyor. Parça boyunca, sizde fark edeceksiniz, bir tane klavye melodisi var ki her girdiğinde duygularınızı altüst ediyor ve parçanın havasına çok iyi eşlik ediyor. Sonlara doğru sanki parça farklı yönlere gidecekmiş gibi bir hava oluyor. Gitar solosu falan derken bahsettiğim klavye melodisi bağlayıcı bir görevle parçayı eski havasına döndürüyor.
Üçüncü parça Afraid Of What We Say. Bu parça içinde asıl kulağa çarpan, sözler görevini tamamladıktan sonra gitar ve klavyenin karşılıklı duygusal atışmasıdır. Ama klavye daha duygusal takılarak, gitarı bastırıyor diyebiliriz. Daha sonra ise akustik bir ritim ve sonrasındaki klavye ile parça sonlanıyor.
Dördüncü parçada sözlerle beraber giden solo nedense bana çok sıcak geldi. Nedenini ise çözemedim. Çözünce mutlaka buraya yazarım :)
Beşinci parçanın yani Over Horizon’ın girişi ise bir korku filminden kesit sunuyormuş gibi bir his veriyor. Ama tabi bu bana hissettirdiği. Vokalin yani Robert Amirian’ın seside bu düşünceyi onaylar bir tonda devam ediyor. Ama sonra; yok yok korkma bir şey yok der gibi değişiyor.
Altıncı parça Am I Losing Touch ise yoğun bir melankolik havayla başlıyor ve insana gerçekten çok kötü duygular hissettiriyor. Aslında bunu bir cümleyle daha desteklemek isterdim ama en iyisi vazgeçmek. Sebebini sormayın. Parça daha sonra hızlansa da ilk haline geri dönüyor sonradan. Bir de özellikle bas gitara dikkat etmenizi öneririm.
Son parça Is It Over; daha ilk notalardan kapanış parçası olduğunu gösteriyor bizlere. Gerisi hep melankoli hep melankoli… Parçalar aslında uzun görünsede inanın sıkılmadan dinleyeceksiniz. Son olarak size bir tavsiyem var. Bu albümü gece açık bir havada ellerinizi başınızın arkasında birleştirerek ve sırtüstü yatar halde yıldızlara bakarak dinlemenizi öneririm. Artık çimlere mi uzanırısınız yoksa çatıya mı çıkarsınız ona siz karar verin.
|
|
|
|
|
|
1 oy üzerinden Ortalama: 4/5
|
Kişisel kanaatimce Neo Progressive Rock'ın, Marillion'dan sonra gelen en önemli topluluğu olan IQ bildiğiniz gibi kısa bir zaman önce iki önemli elemanını kaybetmişti. Grubun kurucu üyelerinden ve oluşturulan soundun önemli mimarlarından klavyeci Martin Orford ve olağanüstü stiliyle kulaklarımızın pasını silip atan davulcu Paul Cook gruptan ayrılmıştı. Tüm bu gelişmelerin sonucunda gruba yeni katılan elemanlar Andy Edwards ve Mark Westworth'ün bu büyük boşluğu doldurup dolduramıyacağı bunun yanında grubun, 'Dark Matter' gibi oldukça başarılı bir albümden sonra yeni kadrosuyla hayranlarının beklentilerini karşılayıp karşılamıyacağı merak konusuydu. Kısa bir zaman önce çıkan 'Frequency' isimli albüm özelde benim genelde hayranların büyük bir kısmının kafasındaki şüpheleri gidermişe benziyor. Grubun yaşadığı büyük kadrosal afete rağmen halen tarzlarının en güçlü ve büyük gruplarından biri olduğunu bir kez daha ispatlıyor, Frequency albümleriyle bizlere.
Önce yenilerden başlayalım; davulcu Andy Edwards tam bir görev adamı Paul Cook gibi ekstaradan işler yapacak stile sahip olmasada kendisinden beklenenleri yerine getiriyor iyi bir takım oyuncusu olduğunu ispatlıyor. Klavyeci Mark Westworth farklı stiliyle gruba uyum sağlamakla kalmayıp soundun farklı yönlere doğru evrilmesine büyük katkıda bulunmuş. Gelelim eskilere; Peter Nicholls benzersiz ses rengiyle muhteşem yorumlarıyla albümün en fazla öne çıkanlarından her zamanki gibi. John Jowitt için fazla söz söylemeye gerek yok son dönemin sayısız önemli proje ve gruplarında yer almış büyük bir bas gitarist kendisi. Burada gitarist Mike Holmes için ayrı bir parantez açmak gerek, her bir IQ albümünde zekice, benzersiz ve duygulu gitar melodileriyle kendisini dinleyen müziksever bünyeleri allak bullak eden üstad bu albümde de kelimenin tam anlamıyla döktürmüş. Belki biraz iddalı ve birazda haddini aşan bir yorum olacak ama Mike Holmes şu sıralar sağlık sorunları sebebiyle Andy Latimer'ın bırakmak zorunda kaldığı bayrağı daha ileri noktalara taşıyan çok önemli bir gitarist ve son albümün en önemli ismi bence.
Albümün genel yapısına gelirsek, Dark Matter'a nazaran daha aydınlık bir sound var diyebilirim. Yes esintileri bir parça daha ağır basmış ama bunun üstüne daha dinamik ve yenilikçi ses örgüsü inşaa edilmiş. Albümün öne çıkan parçaları başta 'Frequency' olmak üzere 'Stronger Than Friction' ve kapanış şarkısı belkide IQ'nun en ayrıksı bestelerinden 'Closer'. Sözün özü kafanızdaki şüpheleri giderecek, beklentilerinizin tamamına yakınını karşılayabilecek bir albüm Frequency, belkide 2009'un en iyilerinden.
|
14.05.2009 00:46:13 - bay.c |
|
|
|
|
1 oy üzerinden Ortalama: 4/5
|
2009′un ilk ayları sevdiğim gruplar albümlerini ard-arda çıkarmaya başladı. Bunlardan en çok ilgimi çekeni ise hiç şüphesiz en sevdiğim progressive metal topluluğu Queensrÿche’in American Soldier’ı oldu. Son dönemlerde yaptığı stüdyo albümleriyle sevenlerini hayal kırıklığına uğratan (2003 çıkışlı Tribe albümünü tenzih ederim) grup yine bir konsept albümle karşımızda.
Queensrÿche 1994 yılında yayınladığı Promised Land’den sonra üst üste vasat albümler yayınldı. Here in The New Frontier’da basitleşip yer yer memleketleri seattle’ın grunge akımına doğru kayan müzikleri, grubun beyinlerinden Chris DeGarmo’nun ayrılışından sonra yayınlanan Q2K ile aynı rotada devam etti. Hem basın hem de hayranlar tarafından grubun en kötü dönemi olarak anılan Promised Land sonrası, Chris DeGarmo’nun da kayıtlarında bulunduğu Tribe ile bu kötü gidişe bir son veren grup, hem bu albümden aldığı hem de Operation Mindcrime konserlerinin verdiği gazdan olacak belki de kariyerlerindeki en riskli icraatlerinden biri olan Operation Mindcrime 2′yi yayınlama kararı aldı.
Operation Mindcrime 2 güzel bir albüm olmasına rağmen selefindeki detayları, tiyatral alt yapıyı, orjinaliteyi barındırmamasından dolayı hayranlar tarafından eleştirilere maruz kaldı. Mindcrime at The Moore videosuyla OM2′nin günahını çıkaran ve canlı çalındığında albümün nasıl bir şahesere dönüştüğünü gösteren grup American Soldier ile askerlerin hikayelerini canlandırıyor. Albümün çıkış fikri ise Geoff Tate’nin babasının Kore ve Vietnam’da savaştığı dönemden anlattığı hikayelerden oluşuyor.
Albüme müziksel olarak bakarsak kulağımıza ilk çarpan şey prodüksiyon’un özeni oluyor. Şarkı geçişleri, efektler, kayıt kalitesi muhteşem. Şarkı listesi çok güzel hazırlanmış. Üst üste insanı sıkan şarkılar yok böylece albümün sürekliliği ve tekrar dinlenirliği artmış. Queensrÿche bu albümle eskilere dönüş yapıp başarılı olma formülünden ziyade son iki albümde denediği modern ’sound’da ısrar etmesine karşın bu sefer turnayı gözünden vurmuş diyebiliriz. Son albümlerle kıyaslanamayacak derecede çok hit barındıran albümde favorilerim Sliver, At 30,000 feet, The Killer, Home Again ve Remember Me oldu.
Kısacası umduğumu bulduğum, dinlerken keyif aldığım bir yapım American Soldier. http://www.vh1.com/artists/az/queensryche/2397012/album.jhtml adresinden tamamını dinleyebileceğiniz albümün yeni turneyle beraber yaklaşık 5 senedir ülkemizi ziyaret etmeyen Queensrÿche’i tekrar ülkemiz semalarında göstermesi dileğiyle bu yazıyı da burda noktalayayım.
|
|
|
|
|
|
1 oy üzerinden Ortalama: 5/5
|
Günümüz Progressive Rock'ın şekillenmesinde şüphesiz en büyük pay sahibi olan gruplardan Genesis'in, belkide tam anlamıyla kendini bulduğu ilk albüm. Bu kendini bulma ve soundun oturma sürecinde en büyük pay sahibi olan isimlerden biri şüphesiz Steve Hackett. Başta 'The Musical Box' olmak üzere boş şarkının olmadığı albümde Tony Banks, mellotron'un nasıl kullanılacağı dersini verirken, Phil Collins davullarda harikalar yaratıyor. Peter Gabirel'in eşsiz teathral vokalleri, Mike Rutherford'un usta işi gitar pasajları kısacası tüm grup üyelerinin olağanüstü performansı bu albümün, Progressive Rock tarihinin en büyük albümeri arasında yer almasının en önemli kaynakları olarak gözüküyor.
|
07.03.2009 13:06:01 - bay.c |
|
|
|
|
1 oy üzerinden Ortalama: 5/5
|
Dakika bir gol bir... Genellikle Futbol için kullanılan bu terimi bu albüm için kullanmak gerek. İlk albümde hedefi on iki'den vuran gruplar genelde bu ilk albümün altında ezilmiş ve çıtayı ilerilere taşımayı becerememişlerdir. Sigur Ros için böyle bir durum mevzubahis olmamakla birlikte bu ilk albümün yeri yinede çok ayrıdır bence. N.M.E dergisi, grubun solist gitaristi, Jónsi Birgisson için ' Jonsi gitarını çalarken cennette melekler göz yaşı döküyor' yorumunu yapmıştır. Bu derginin cool yazarlarına bu denli duygusal bir yorum yaptırmak her babayiğit grubun harcı olmasa gerek bu arada. Evet hüzün ağırlıklı yoğun bir duygusallık içerir Sigur Ros müziği, bünyeyi duygusal katmanlarda yerin dibinden gökyüzünün yedi kat üstüne çıkarır yada bunun tam tersini yapar. Duygularla bu kadar haşır neşir olurken asla banalliğe, kitch'e ve yüzyeselliğe bulaşmadan oldukça hassas bir dengede başarır bunu. Sadede gelelim, büyük şair Orhan Veli, ' bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, kelimelerinse kifayetsiz olduğunu bu derde düşmeden önce' demiş ve bu albümün güzelliğini anlatma konusunda uygun kelimeleri seçemeyen, bu satırların yazarı bendeniz'in imdadına yetişmiş. Bundan sonrası sizlerin bu albümü dinlemeyi tercih etmenize ve kişisel tanımlamalarınıza kalıyor.
|
22.10.2008 22:00:31 - bay.c |
|
|
|
|
1 oy üzerinden Ortalama: 5/5
|
bir nehir, kuş sesleri, sonrasında baskınlaşan bir çeşit tiz ıslık, ve ardından doğanın müzik enstrümanları ile betimlenişi. çoşku, neşe, ahenk, ama biraz da kaos var sanki ortada. her şey birbirine girmiş. Close To The Edge böyle bir giriş yapıyor işte. ve aynen su gibi akıp giden bir albüm oluyor. Uçan gitar soloları, yoğun klavye ile parça sekizinci dakikaya kadar akıp gidiyor. sekizinci dakikada, yani üçüncü "movement"a giriş ile parça sakinleşiyor biraz. bir çeşit uyanışa geçiyoruz. zaten parçanın esinlendiği eser, Hermann Hesse'nin Siddhartha kitabı. ruhsal uyanış, aydınlığı görme, gerçeği kavrama üzerine kurulu. bu bağlamda Yes'ten başkasını düşünemiyorum sürreel bir atmosfer yaratma manasında. spesifik olmak gerekirse, kitapta Siddhartha'nın nehirin kenarında ruhunu dinlendirirken, gerçek uyanışa varması anlatılıyor. bu bakımdan close to the edge, yani nehrin kenarına yakın bir yerde. parça yine kuş cıvıltıları ile nehirin sesi beraber bitiyor.
And You and I'da Howe gitarını akort ederken başlıyor parça (ehe ilginç). güzel bir ritihm ile başlıyor gitar ardından moog giriyor. vokaller de farklı olarak daha armonik olmuş, eğer tabirim uygun ise. ikinci movement parçayı epik bir hale getiriyor mellotron ile. tabi ki vokal de bu atmosferi tamamlayan en önemli unsur bu bölümde. sürekliliği tamamlamak amacıyla gitar parçanın başındaki ritmine dönerek bir sonraki "movement"a yolluyor bizi. bu arada parça Isaac Asimov'un Vakıf serisinden esinlenilmiş yazıyor wiki'de. seriyi okumadığım için bilemeyeceğim.
son parça Siberian Khatru, albümün en eğlenceli parçası. Howe blues vari bir ritim ile giriş yapıyor ve sazı asla elinden bırakmıyor. nakarat kısımlarında duyduğumuz ritim de zaten benim seksi kategorisine soktuğum tarzda ritimlerden. parçanın diğer güzel yanı, diğerlerinin aksine bu parçada Chris Squire'ın bassını doya doya dinleyebiliyor oluşumuz. Rick Wakeman'ın harkulade sololarını da unutmayalım. ama bu parça Howe'un şov yaptığı parçadır.
|
|
|
|
|