Bazı müzik topluluklarını insan kendisine saklar ya bu grupta benim için öyle oldu ama böylesine iyi bir topluluk olunca paylaşmakta gerekli diye düşündüm. Millenium köklerini Marillion, IQ, Pendragon’dan alan klasik bir neo-progressive topluluğu. Polonya’dan çıkan Collage, Satellite ya da Riverside gibi içe dönük, karamsar portreler çizmiyorlar aksine Quidam gibi iyi hisler hissettiren pozitif bir müzik yapıyorlar ama duygusallığı da (gitarist Piotr Plonka’nın Steve Rothery sevgisiyle…) elden bırakmıyorlar. Bazen müziği iyice derinleştirip dramatikleştiriyorlar da… 90’ların sonunda kurulmaları ve o zamanlardan bu zamanlara hiç aksatmadan albümlerini çıkarmaları da çok çalıştıklarını gösteriyor.
İlk dönem albümleri o dönemki tonlara göre oldukça çiğ fakat yıllar geçtikçe stüdyoların ve stüdyo aletlerinin başındaki isimlerin teknolojinin yardımıyla nasıl da kusursuz albümler ortaya çıkardıklarını gösteriyor. Puzzles benim için kusursuz bir başyapıt. Çift cd’den oluşan albümdeki besteler genellikle 5 dakikanın üzerinde ve albümü dinlerken müzikal bir doyum hissediyorsunuz. Akustik pasajlarla birlikte, elektro gitarın o geçmiş döneme ait neo-progressive tınlaması ve bununla birlikte sizi duygusal bir derinliğe sürüklemesi de Millenium’un başardığı bir çok noktalardan bir kaçı.
Puzzles konsept bir albüm ve albümdeki şarkıları dinlediğimde aklıma ilk Jadis’in albümleri geldi. Ayrıca İngiliz grup Big Big Train’in ilk dönemleri ve IQ’nun son dönem işleri de aklıma gelen diğer isimlerdi. Neo-progressive deyince mutlaka ya Marillion’dan ya da IQ’dan etkileniyorsunuz. Yok belli bir ülkenin topluluğuysanız Satellite ya da Collage gibi gruplardan da etkilenebiliyorsunuz. Millenium ise bunları harmanlayan yapısıyla kendilerinden de pek çok şey katarak eskilerin izinden gidiyor. Albümde şu şarkı iyi bu şarkı iyi demeksizin (“Broken Rule”daki klavyeler nedir öyle!”) bu çalışmaya bir kulak atmak gerekli derken aslında bir puzzle’ı yaratmaya bir bulmacayı çözmeye davet ediyorum. Sabah kalkar kalkmaz açın çalsın bir kenarda 1,5 saat öylece, öylesine güzel bir albüm bu!
KURTALAN EKSPRES
YENI BIR GüN
bay.c | 15.12.2011
Genelde Rock özelde Progressive Rock adına yurdumuz topraklarından çıkan tartışmasız bir başyapıt.
Psychodelic'den, Progressiv'e, funk'dan fusion'a oradan Rock ve Folk'a her türlü müzikal tarzın aynı potada başarılı bir şekilde kaynaştığı bu kayıtta Kurtalan Expres'in soundunu tam anlamı ile oturttuğunu gözlemliyoruz. Barış Manço üzerine çok şey yazıldı ve söylendi, frontmenliği, müzikal karizması, yazdığı basit ama vurucu sözlerle Türk popüler müziğinde efsaneleşmiş bir karakter üzerine çok fazla ekleyecek bir şey yok bunun yanında Kurtalan'ı oluşturan diğer müzisyenler için bir kaç kelam etmek gerekirse; en başta Ahmet Güvenç'in ülke sınırlarını aşan dünya çapında bir bas gitarist olduğunu, Kılıç Danışman'ın kullandığı tonların mükemmelliği ve özgünlüğünü, dipten ve derinden giden görevini başarıyla tamamlayan rahmetli gitarist Bahadır Akkuzu'nun başarılı performansını, Caner Bora ve Celal Güven'in incelikli ritim işçiliğini ayakta alkışlamak gerek. Albümde boş şarkı yok şarkıların hepsi klasikleşmiş, sadece Türkiye sınırları içerisinde değil bu müziği takip eden diğer ülke dinleyici ve eleştirmenlerinin de arşivinde yer alan kayıtlar.
Kuşaktan kuşağa dinlenmeye devam edecek artık klasikleşmiş böyle mükemmel bir albümü müziğimize kazandırdığınız için sonsuz teşekkürler Kurtalan Expres diyerek, bu vesile ile Barış Manço ve Bahadır Akkuzu'nun aziz hatırası önünde bir kez daha saygı ile eğiliyorum.
TRURL
DO NOT SEE ME RABBIT
enchant | 09.12.2011
Trurl, Senfonik Progressive Rock grubu Glass Hammer’dan Fred Schendel’in 2000’lerin ortalarında oluşturduğu tek kişilik bir proje. Do Not See Me Rabbit ismindeki bu enstrümantal ağırlıklı albüm genellikle retro progressive tınıları olan etkileşimlerini YES, Gentle Giant gibi topluluklardan alan bir yapıya sahip, ayrıca da Fred Schendel bu projedeki enstrümanların da hepsini çalan tek isim. Öyle detaylı ve yumuşak bir yorumlayış tarzı var ki tonajlamalar dahil sanki 70’lerden çıkma hissi vermekte.
Yoğunlukla Glass Hammer’ın Shadowlands, If ve Cor Cordium gibi beğendiğimiz albümlerindeki o retro tonajlamalar da mevcut. Hammond Organ’ın yoğunlukla kullanıldığı bu bestelerde çoğunlukla zor pasajlar değil de daha akılda kalıcı melodiler yaratılmış. Tıpkı A Triggering Myth ya da daha eskilerden Mahavishnu Orchestra tarzı fusion denemeleri de mevcut tabii. Fred Schendel progressive müzikteki elit yaklaşımını hiçbir zaman bırakmıyor aynen bu projede de devam ediyor ve bu çalışma 2000’li yıllardaki önemli albümlerden birisi olarak tarihe geçiyor.
Albümde şu beste çok iyi şu beste çok vasat demek doğru olmaz. Başlayı bitirmek gerekiyor, çünkü kendini dinlettiriyor.
ARENA
THE SEVENTH DEGREE OF SEPARATION
enchant | 11.11.2011
Arena yıllar yılı müzik yapan, ilk dönemi Marillion etkisinde ve daha sonra kendi tarzını bulabilmiş neo-progressive tarzının öncü topluluklarından birisi. Grup, Clive Nolan ve Marillion'un orijinal davulcusu Mick Pointer öncülüğünde kurulmuş ve yıllar içerisinde topluluğa Paul Wrightson, Rob Sowden, Ian Salmon gibi progressive müziğin iyi isimlerini de içerisinde taşımıştır. Pride, The Visitor, Immortal? albümleriyle kendi tarzını yaratmaya başlamış, son olarak 2005 yılındaki Pepper's Ghost ile müziğini sertleştirmiş ve ilginç ve çekici bir konsept yaratmıştı. İnanç ile ilgili sözlerin, karmaşık karakterlerin bir arada bulunduğu ve kutsal kitaplardan oldukça yararlanıp korkunç bir konsept yarattığı The Visitor ise grubun en iyi albümlerinen birisi sayılıyor. Clive Nolan'ın korku filmlerinden çıkma hissiyatı taşıyan o dehşet verici melodileri, o klasikleşmiş klavye tonları Arena'nın karakteristik özelliği olmuştu.
2005'ten bu yana albüm yapmayan Arena son çalışmasını bu sene içerisinde yani tam 6 sene sonra Oliver Wakeman ile çalışan yeni vokalist Paul Manzi ile gerçekleştirilmiştir. Paul Manzi'nın sesi Rock Opera ve karakteristik çalışmalar içeren albümlere o denli güzel gidiyor ki? Ses rengi oldukça iyi, usta bir vokalist. Clive Nolan Paul Manzi'nin gelişiyle müziği bir derece yumuşatmış ve eski tarz melodik rock, AOR tınıları olan ve 80'lere göz kırpan bir albüm yaratmışlar. Klavye tonları Asia, Magnum gibi grupların kullandığı o tonlara benziyor. Sadece bu da değil davul tonları Paul Manzi'nin kelimeleri falsetto'lu uzatışları bile sanki geçmiş dönemin müziklerini çağrıştırıyor. Tabii grubun eski albümlerine bakanlar bu yeni albümü biraz garipseyebiliyor. Onlarca grup yeni yeni tonlar denerken neden bu topluluk eski tarz bir albüm yapmayı seçiyor? Arena hiçbir zaman yeni melodiler yeni tonlar deneyen bir grup olmadı. Bunun sonucunda da hep klasikleşmiş çalışmalar dinledik onlardan.
The Seventh Degree of Separation önceki albümler gibi konsept bir yapıya sahip. Bir karakterin yaşamının sonunu ve ölümün ilk başlangıcına doğru yapılan yolculuğunu anlatıyor. Böylesine karanlık bir konuyu eski dönem tonlarıyla ve karanlık olmayan yumuşak melodilerle işlemek albümdeki bazı şeylerin havada kalmasına sebep olmuş. Dinledikçe güzelleşen ancak tam anlamıyla tadını veremeyen bir albüm yaratmışlar. Rapture, Thief of Souls, Bed of Nails harika şarkılar Paul Manzi nefis söylemiş, John Mitchell harika sololar atmış ama sadece bu kadar. Bir de albümün sonlarında yer alan Catching the Bullet adlı çalışmayı gerçektende çok beğendim. Eski albümlerindeki şarkılar gibi olmuş adeta. Gitar soloları çok iyi.
Paul Manzi'nin şarkıların bazı yerlerindeki söyleyiş tarzını ise Bruce Dickinson'a bile benzettim. Sözün özü Arena besteleriyle çok iyi bir albüme imza atmış ama keşke The Butterfly Man, Crack In The Ice, Elea, Painted Man, Smoke and Mirrors gibi bizi yerimizden kaldıran, ışıkları söndürtüp öyle dinlememize sebep olacak karanlık bir albümle karşımıza çıksalardı ama olmadı. Eksikler çok elbet ama karşımızdaki bu albümü de bağımsız olarak değerlendirirsen oldukça iyi bir çalışma olduğunu da göz ardı etmemek lazım. Ne de olsa bu Clive Nolan, ne de olsa Arena, ne kadar kötü olabilir ki?
PINK FLOYD
RELICS
A Saucerful of Secrets | 14.06.2011
bir kısmı b side ve single'lardan bir kısmı da önceki albümlerden oluşan pink floyd albümü. dark side of moon ve division bell albümlerini dinledikten sonra grubun önceki işlerini de tanımak amacıyla ilk albümünü dinlemiştim ama beni pek çekmemişti. daha sonra bu toplamaya gözümü kestirmiştim ve dinledikçe hem şarkıları sevmiştim hem de grubun syd barrett dönemine karşı önyargım kırılmıştı. hem barrett döneminden hem de gilmour döneminden güzel şarkılar var.
arnold layne ve see emily play hoş ve neşeli barret besteleri ve bu ikisine benzeyen remember a day ve paintbox gibi kendi halinde ve sakin şarkılar var. biding my time'da gilmour'un blues-rock karışımı müthiş bir solosu var. albümün psychedelic rock havasını koruyan interstellar overdrive ve careful with that axe, eugene besteleri ise hiç sıkıcı değiller.
benim gibi floyd ile yeni tanıştığı zamanlarda grubun ilk dönemlerini sevmeye çalışmış ama başaramamış kişiler için progressive rockın tanrıları zaten gerekeni yapmış, bize de dinlemek düşüyor.
KING CRIMSON
IN THE COURT OF THE CRIMSON KING
Pibroch | 13.04.2011
1969'un en iyi albümü. Moody Blues'un Nights in White Satin yalanı kadar iyi bilinen ama aslında özellikle sözlerine dikkat edildiğin çok ağır ve tehlikeli bir parça olan Epitaph'ı da barındırır.
21st Century ile teknik ve yapısal olarak 1969'un çok ötesinde olan up tempo tabir ettiğimiz parça ile başlayan albüm I Talk To The Wind ile hüzünlü ve kapkaranlık bir denize girer ve bir daha da çıkmaz.
Bu albümde benim özellikle üzerinde durduğum davulcu Michael Giles'in inanılmaz performansı. Albümün tamamında şiir yazar gibi çalmış. İnanılmaz bir kompozisyon üretmiş. Al bu davulcuyu başka enstrüman kullanmadan albüm yap. (Abartmış olabilirim ama gerçekten şiir yazmış). Bu abi bu albümden sonra ne yazık ki ayrıldı gruptan.