ProgTurk'e hoşgeldiniz. ProgTurk, Türkiye'deki Progressive Rock ve Progressive Metal severleri bir araya getirmek ve onlara en iyi içeriği sunmak için kurulmuştur. Sitemize üye olarak incelemeleri okuyabilir, yorum yapabilir ve grup bilgilerini düzeltebilirsiniz. Üye olmak için lütfen tiklayiniz.
|
|
|
1 oy üzerinden Ortalama: 5/5
|
Dakika bir gol bir... Genellikle Futbol için kullanılan bu terimi bu albüm için kullanmak gerek. İlk albümde hedefi on iki'den vuran gruplar genelde bu ilk albümün altında ezilmiş ve çıtayı ilerilere taşımayı becerememişlerdir. Sigur Ros için böyle bir durum mevzubahis olmamakla birlikte bu ilk albümün yeri yinede çok ayrıdır bence. N.M.E dergisi, grubun solist gitaristi, Jónsi Birgisson için ' Jonsi gitarını çalarken cennette melekler göz yaşı döküyor' yorumunu yapmıştır. Bu derginin cool yazarlarına bu denli duygusal bir yorum yaptırmak her babayiğit grubun harcı olmasa gerek bu arada. Evet hüzün ağırlıklı yoğun bir duygusallık içerir Sigur Ros müziği, bünyeyi duygusal katmanlarda yerin dibinden gökyüzünün yedi kat üstüne çıkarır yada bunun tam tersini yapar. Duygularla bu kadar haşır neşir olurken asla banalliğe, kitch'e ve yüzyeselliğe bulaşmadan oldukça hassas bir dengede başarır bunu. Sadede gelelim, büyük şair Orhan Veli, ' bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, kelimelerinse kifayetsiz olduğunu bu derde düşmeden önce' demiş ve bu albümün güzelliğini anlatma konusunda uygun kelimeleri seçemeyen, bu satırların yazarı bendeniz'in imdadına yetişmiş. Bundan sonrası sizlerin bu albümü dinlemeyi tercih etmenize ve kişisel tanımlamalarınıza kalıyor.
|
22.10.2008 22:00:31 - bay.c |
|
|
|
|
1 oy üzerinden Ortalama: 5/5
|
bir nehir, kuş sesleri, sonrasında baskınlaşan bir çeşit tiz ıslık, ve ardından doğanın müzik enstrümanları ile betimlenişi. çoşku, neşe, ahenk, ama biraz da kaos var sanki ortada. her şey birbirine girmiş. Close To The Edge böyle bir giriş yapıyor işte. ve aynen su gibi akıp giden bir albüm oluyor. Uçan gitar soloları, yoğun klavye ile parça sekizinci dakikaya kadar akıp gidiyor. sekizinci dakikada, yani üçüncü "movement"a giriş ile parça sakinleşiyor biraz. bir çeşit uyanışa geçiyoruz. zaten parçanın esinlendiği eser, Hermann Hesse'nin Siddhartha kitabı. ruhsal uyanış, aydınlığı görme, gerçeği kavrama üzerine kurulu. bu bağlamda Yes'ten başkasını düşünemiyorum sürreel bir atmosfer yaratma manasında. spesifik olmak gerekirse, kitapta Siddhartha'nın nehirin kenarında ruhunu dinlendirirken, gerçek uyanışa varması anlatılıyor. bu bakımdan close to the edge, yani nehrin kenarına yakın bir yerde. parça yine kuş cıvıltıları ile nehirin sesi beraber bitiyor.
And You and I'da Howe gitarını akort ederken başlıyor parça (ehe ilginç). güzel bir ritihm ile başlıyor gitar ardından moog giriyor. vokaller de farklı olarak daha armonik olmuş, eğer tabirim uygun ise. ikinci movement parçayı epik bir hale getiriyor mellotron ile. tabi ki vokal de bu atmosferi tamamlayan en önemli unsur bu bölümde. sürekliliği tamamlamak amacıyla gitar parçanın başındaki ritmine dönerek bir sonraki "movement"a yolluyor bizi. bu arada parça Isaac Asimov'un Vakıf serisinden esinlenilmiş yazıyor wiki'de. seriyi okumadığım için bilemeyeceğim.
son parça Siberian Khatru, albümün en eğlenceli parçası. Howe blues vari bir ritim ile giriş yapıyor ve sazı asla elinden bırakmıyor. nakarat kısımlarında duyduğumuz ritim de zaten benim seksi kategorisine soktuğum tarzda ritimlerden. parçanın diğer güzel yanı, diğerlerinin aksine bu parçada Chris Squire'ın bassını doya doya dinleyebiliyor oluşumuz. Rick Wakeman'ın harkulade sololarını da unutmayalım. ama bu parça Howe'un şov yaptığı parçadır.
|
|
|
|
|
|
1 oy üzerinden Ortalama: 4/5
|
Pink Floyd'un destansı tarihinin son zamanlarında büyük sükse yapmış David Gilmour, saygınlık ve populeritesini gerek solo albümü On An İsland, gerekse konser kayıtlarıyla arttırdı. Bu konser kaydında çokda büyük bir farklılık yok aslında yine ağırlıklı olarak Pink Floyd klasiklerinden faydalanılmış bu arada araya solo albümden örnekler katılmış. Açıkca söylemek gerekirse albümle aynı adı taşıyan On An Island şarkısının canlı yorumları diğer konser kayıtlarında olduğu gibi ilgimi çekmedi, Pink Floyd klasiklerini yeniden dinlemekte. Her şeyin ötesinde bu konserin iki önemli ayrıntısı vardı bence; ilki, bu kayıt sayesinde yakın zamanda kaybettiğimiz Richard Wright'ı son kez dinlemek ikincisi ise Gilmour'un yürek dağlayan, tüylerimizi ürpertmeye devam eden ve her yorumda yenilenen nefis sololarını dinleme bahtiyarlığına sahip olmaktı.
|
09.10.2008 00:21:44 - bay.c |
|
|
|
|
1 oy üzerinden Ortalama: 3/5
|
Happiness İs The Road albümünde Marillion bir önceki albüm Somewhere Else hattından devam ediyor. Yaşlanmaya yüz tutmuş Rock gruplarında görülen benzer özellik Marillionda'da açığa çıkmış: enerji kaybı,haddinden fazla hatta bayıklık sınırlarına yaklaşan bir sakinlik ve yorgunluk hissiyatı. Sanırım Marbless grubun kendi sınırlarını yıkıp parçaladığı son mükemmel albümdü, ardından gelen her albüm bende ayrı bir hayal kırıklığı yarattı. Bu durum o albümlerin kötü olmasından değil grubun Marbless ile çıtayı çok çok üstlere taşımasından kaynaklanıyor sanırım. Sonuç olarak albümün içinde, gerçekten üst düzey kalite seviyelerinde dolaşan 'This Train İs My Life', 'Trap The Spark', 'Espicially True' gibi besteler, Hoghartın mükemmel vokalleri, ipek kozası gibi örülmüş estetik zerafette sound var. Yinede Marillion'dan daha fazlasını bekliyorum, daha vurucu melodiler daha fazla heyecan ve şaşırtıcılık...Tekdüzelik boyutuna varan tekrarlar değil. Bu durum, benden daha çok Marillion hayranı genel fanları, Script For A Jester's Tears, Misplaced Childhoods, Seasons End, Marbless, mükemmel albümlere alıştırıp, kaliteli müziğiyle şımartmış Marillion'un hatası olsa gerek.
|
08.10.2008 23:59:44 - bay.c |
|
|
|
|
1 oy üzerinden Ortalama: 4/5
|
Tek başına kalan Andy Latimer'ın yaratmış olduğu oldukça başarılı albümlerden biri. Konsept'i ikinci dünya savaşı üzerine oturan bu albümde savaşın yarattığı yıkımlar, ayrılıklar hüzünlü bir müzikal atmosfer altında işlenir. Savaş yüzünden ayrılmak zorunda kaldığı sevgilisine kavuşmak için her yolu deneyen bir kişin umutsuz çabalarıdır anlatılanlar. Bir çok albümünde savaşlara özellikle ikinci dünya savaşına değinen latimer'ın savaş sonrası doğan kuşağa ait olması ve savaşın getirdiği yıkımı derinden hissetmesi sanatsal üretiminede doğal olarak yansımıştır. Müziğin konsept ile çok iyi uyum sağladığı albümde çizgi zaman zaman progressive Rock'dan , Progressive Pop'a kaysada bu durumu Latimer'ın tek başına tutunma çabası olarak değerlendirmek gerekir. Albümün stüdyo aşamasında ve konser performanslarında Alan Parsons Project grubundan tanıdığımız David Paton, Cris Rainbow gibi isimlerin yanında eski dost Mel Collins'de Latimer'ı yalnız bırakmamıştır. Cloak And Dagger Man, West Berlin gibi vokalli bestelerin yanında Pressure Points, Stationary Traveller gibi unutulmaz enstrümanteller albümün öne çıkan besteleridir.
|
15.07.2008 23:29:01 - bay.c |
|
|
|
|
2 oy üzerinden Ortalama: 5/5
|
Bu albümün çıktığı yıllarda uzun bir zamandır A.B.D'de yaşayan Andrew Latimer yaşlandıkça geçmişiyle hesaplaşmaya bunu yaptıkça da hüzüne boğulmaya bizimde yüreğimizi acıtmaya devam eder.İrlandalıların ikinci dünya savaşı sıralarında Amerikaya yaptığı zorunlu ve hüzünlü göçü anlatan bu albüm tam bir başyapıttır. Sonuç olarak albümde bahsettiği özlemin yarattığı büyük hüznü kaldıramayan Andy Latimer kısa bir süre sonra adasına geri dönmüştür. Bu muhteşem Camel albümünde diğer albümlerden farklı olarak albümün konseptini destekleyen İrish folk öğeleri ön plana çıkmıştır. Cobh, Watching The Bobbins, Eyes Of İreland, End Of The Day gibi inanılmaz çalışmalar bu büyük albümün köşe taşlarıdır.
|
25.06.2008 13:21:40 - bay.c |
|
|
|
|
3 oy üzerinden Ortalama: 5/5
|
Marillion'u deli gibi dinlemedim ama Misplaced Childhood, bambaşka bir şey ve deli gibi dinlediğim bir albüm. bu aralar bana gelip; "bir albüm söyle ama sadece bir tane olsun" derse birisi direk bu ismi veririm kendisine. Eleman Fish'in söz yazarlığı, yarattığı hikaye, kurgu kesinlikle doyurucu ve Marillion'un ilk iki albümü yerine daha optimist ve neşeli bir albüm. Söz yazarlığının ön plana çıktığı albümde arkada çalan melodileri ise kaçırmanız mümkün değil; her saniye kulağınızı çınlatan klavye, vokalin sustuğu anda öne çıkan ve dinleyiciyi uyandıran, uçuran bir solo elektro gitar, kesinlikle bir oturuşta dinleyip, öyle başından kalkacağınız bir albüm.
Kayleigh gibi hit bir parça çıkarıp aynı zamanda albüme gerinlik kazandırabilmişler söz yazarlığında. özellikle; "do you remember..." diye başlayıp yapılan betimlemeler göz dolduruyor. öte yandan ardından gelen Lavender ve daha sonra gelen Lords of The Backstage gibi parçalar albümün neşeli ve mutluluk saçan yönünü ön plana çıkarırken, Bitter Suite ile Blind Curve ile biraz depresif bir atmosfere yöneliyoruz ve Waterhole ile tam dibe vurmuşken, Childhood End? ile ışığı görüyoruz. final parçasındaki White Feather'da ise "Divided we stand, together we'll rise" dizesi ile Fish abimiz Roger Waters'a bir güzel giydiriyor ki sormayın. böylece Pink Floyd'daki o karamsar ve dinleyiciyi sıkan havanın tek son olmadığı gösteriyor bize Fish. Pink Floyd albümlerinde, özellikle The Wall'da, çıkış yolunun ve mutlu sonun olmayabileceği düşüncesini, Misplaced Chillhood'da, üçüncü albümde zor olsa da kıran bir anti-kahraman var elimizde. öte yandan Fish'in savaş karşıtı cümleleri ve göndermeleri de albümün The Wall'dan etkilendiğinin başka bir göstergesi. zaten iki albümde de kahramanımızın çocukluğuna olan yolculuğumuz bu iki albümü bir çok yönden benzer kılıyor. Neyse çok uzaklaşmayalım albümden, iki albümün fikirsel karşılaştırılmasını albümü dinlerken kendiniz büyük ihtimalle yapacaksınız zaten.
Saygılar.
|
|
|
|
|
|
1 oy üzerinden Ortalama: 4/5
|
1999 yılında kurulmuş, Marillion’un alt grubu olarak çalmış Norveçli grup. Akım olarak Neo-progressive müziğe bağlı olduğu söylenebilse de farklı bir çok tür ve gruptan ilham alarak oluşturdukları kendilerine özgü yapıları ile neo-prog’dan çok daha fazlasını bulabileceğiniz bir grup. Önceki albümleri daha çok kendi içinde bir yeri olsa da son albümleri “Night” progresif müzik piyasasına çok iyi bir giriş yaparak, herkesin dikkatini çekmekle kalmadı aynı zamanda 2007 yılı daha kapanmadan değeri anlaşılan sayılı albümlerden oldu. Progresif bir albümün değerinin genelde yıllar sonra anlaşıldığı düşünüldüğünde global bir dünyada yaşamamızın getirdiği nimetler ile Gazpacho’yu Night sayesinde aktif iken keşfettik, iyi de ettik. Zaten grup last.fm, myspace gibi siteler sayesinde tanınırlığını attırmayı sürdürmekte ve şu an grubun tüm parçalarına internet üzerinden stream sayesinde bedavaya ulaşmak mümkün.
Night albümünden yola çıkarak Gazpacho’yu incelersek; grup neo-prog çerçevesinde yaratıcılığını sürdürse de birçok farklı türlerden ve gruplardan farklı öğeler katmakta kendi müziğine. Vokaldeki Jan Ohme’nin sesini kullanmadı ustalığı, atmosfer yaratmada yaratıcılığının grubun en büyük kozu ya da özelliği diyebiliriz. Thom Yorke gibi direk kendini belli eden bir vokale sahipler ve bu da grubun ilk dinleyişte tanınmasına yol açıyor. Öte yandan vokallerin parçalardaki ilerleyişi Van Der Graff Generator’ı hatırlatabilir. Zira parçalar baştan sonra vokal etrafında dönmekte ve VdGG’daki gibi vokal parçayı sürüklemektedir. Jan yer yer arka vokale yer verse de bu vokalleri de kendi yapmaktadır ve bu arka vokaller genelde parçaların kendilerini tanımlamasını sağlamaktadır. Örneğin; Upside Down parçasındaki arka vokalin yumuşak ve melodik tamamlamaları parçayı direk hatırlanır kılmaktadır. Ayrıca Massive Illusion parçasındaki bunun tam tersi derin ve baskın arka vokal yine Massive Illusion’a bir kimlik kazandırmaktadır.
Müzikal açıdan bakıldığında teknik olarak çok fazla bir şey sunmayan, fakat bu amaç içinde zaten olmayan bir albüm Night. Müziğini yayan ve geniş zaman aralıkları içinde parçaları birbirine bağlayan grup bu bakımdan post-rock grupları ile bağdaştırılabilir. Öte yandan Pink Floyd’da görülen bu melodiyi yayma yolu ile atmosferi oluşturma amacı Night’ta önemli bir özellik halini almaktadır. Öyle ki PF’deki gibi klavyenin asıl amacı bu genişliği sağlayıp, atmosferin oluşmasını sağlamaktır. Bu bakımdan grubun klavyecisi ve piyano kompozisyonlarını oluşturan Thomas Andersen’in albümdeki rolü çok büyüktür. Klavyeyi yer yer Porcupine Tree vari kullanarak da PT dinleyicisini de albüme çekmektedir. Zira albümü domine eden vokalin en büyük yardımcısı bu atmosferi temiz ve yer yer patlamalar yaparak yaratan klavye ve gitar kompozisyonlarıdır. Fakat parçalarda araya giren keman, piyano kompozisyonları vokalin etkisini yok edip, klasik müzikten yola çıkarak dinleyiciye melankolinin ve atmosferin farklı boyutlarını da sunmayı becerebilmektedir. Öyle ki araya giren bu keman piyano ikilisi albümdeki bütünlüğün sağlamasında da en önemli görevlerden birini yerine getirmektedir. Misalen; Dream of Stone ile Massive Illusion’daki keman, piyano kompozisyonları birbirinin tamamlayıcısı niteliğindedir. Keman, piyano ikilisinin yarattığı bu tamamlayıcı öğeyi gitarda da bulabiliriz. Albüme, blues havası olan basit bir ritim ile giren gitar Jon Vilbo albüm biterken aynı ritmi distorsion ile daha sert çalmaktadır ve bu tarzını/ hareketini albüm içinde sık sık tekrarlamaktadır farklı ritimler ile.
Albümde parçalardan ziyade bölümlerden söz etmek daha anlamlıdır. 53 dakika 21 saniyelik tek şarkıdan oluşan albüm, dinleyiciye kolaylık sunmak açısından 5 parçaya bölünmüştür. Konsept olarak geceyi kullanan albüm gerçeklik, rüyalar ve ikili ilişkilerdeki davranışlar gibi konuları birbirine karıştırarak inceler.
Night albümüne baktığımızda 2000’li yıllarda halen müziği para kazanmadan yapma amacında olan bir grubun çabasını görmekteyiz. Tüm parçalarının post rock grupları gibi stream edilebilir olmasının avantajlarına ziyade artık işlevini yitirmiş ve burun kıvırılan bir tür haline gelmekte olan neo-progresif müzik yapan bir grubun böyle bir taktik ile albümlerini satarak, yeni albüm yapacak kadar para toplayabilmesi gerçekten takdiri hak eden bir cesaret örneği. Kesinlikle dinlenmesi gereken bir albüm olan Night şans vermek isteyeceğiniz değil, daha ilk dinleyişte etkisinde kalacağınız bir albüm.
|
|
|
|
|
|
2 oy üzerinden Ortalama: 4/5
|
Pink Floyd'un Waters liderliğindeki son çalışması,Floyd'un en kişisel,en siyasi ve en zayıf yapıtı olarak bilinen bir tür Waters solosu.
Aslında the fletcher memorial home ve bu tip birçok önemli parçayı bulundurmasına karşın pink floyd'un belli başlı bir önemli bir sistematiğini bozan bir albüm.
Neydi bu sistematik?Pink Floyd hep belli başlı şeylerde takılıp kalan bir grup değildi.Özellikle 70'lerden itibaren bütün albümleri konsepti ama bu konsept albümlerde belli konular yoktu.Konular farklılık taşıyordu.
Ama Waters'ın kendisinin olduğu son üç albüm olan animals,the wall ve the final cut'ta devamlı siyasi mesajlar ve politikacılara yaptığı sert eleştiriler,soğuk savaşın kendisini hissettirdiği dönemde muhakkak olmalıydı.Ki özellikle the wall'da bu durumdan meyvelerini veriyordu.
Fakat ister istemez belli konularda duraksama ve aşırı otoriter davranmak hem müziğin monotonlaşmasına hem de waters'ın eleştirdiği o baskıcı siyasetçilere dönmesine yol açtı.Böylece mason,gilmour,wright ve waters yaptıkları işten zevk almamaya başladı ve waters tabiriyle pink floyd ''yaratıcılığını tamamlamış'' bir grup görüntüsü çizdi.Halbuki bu monotonlaşmanın ve meşhur tatsızlıkların baş sebebi de bizzat roger waters'tı.
Özetle,the final cut;pink floyd tarihinin en kritik ve en eleştirilen albümlerinden biri olmasına,bir waters solosu olmasına karşın;floydianlarca ve müzikseverlece zevkle dinlenebilecek, sert ama şimdiki siyasi otoriteler için bile önemli mesajlar veren bir önemli albüm.
|
|
|
|
|
|
1 oy üzerinden Ortalama: 5/5
|
Pink Floyd'un veda konseri niteliğindeki,müzik tarihinin en görkemli konser turnesi kabul edilen Pulse'ün cdsi,gerçekten pink floyd hayranları için çok güzel bir deneyim olacaktır.
Dave Gilmour'un 80'lerde kendini hazırladığı ses ve görsel anlamda büyük yenilikler taşıyacak konser sistematiğinin doruk noktası olan Pulse'ün albüm cdside en az kadar dvdsi kada kıymetli.Çünkü pink floyd bilinç altımızdaki görüntüleri zihnimize ve deyim yerindeyse gözlerimin önüne getiren tek grup.
Genel olarak,iyi bir albüm.Özellikle shine on you crazy diamond orginal versiyonuna göre çok daha canlı ve çarpıcı.Wish you were here'ı ilk dinlediğinizde bedeninizde tuhaf bir coşku hissediyorsunuz ama maalesef geçici.Comfortably Numb,gerçekten efsanevi ve vazgeçilmez bir hal almış çok çarpıcı bir versiyonuyla karşınızda.
Kısacası,mutlaka alınması gereken çok kıymetli bir çalışma...
|
|
|
|
|