Zaman içerisinde yolculuk yapmayı seven Alan Parson Project, ' I Robot' albümleriyle gelecek zamana kısa bir yolculuk yaptıktan sonra ' Pyramid' albümüyle birlikte bu sefer geçmiş zamana dönerek, gizemli mısır uygarlığını mercek altına almaya karar verir.
Daha önce bir yerlerde mutlaka rastlamış olduğumuz elektronik progressive tarzında klasik enstrümanteller, hoş melodik dingin vokalli besteler araya serpiştirilen albümün konseptini destekleyen egzotik doğu, Mısır ezgileri grup tarihinin ilginç albümlerinden birini çıkarmıştır ortaya.
Genel olarak şikayetçi olduğum nokta bestelerin belli bir kalite düzeyini aşamamış olması, albümün yer yer sıkıntı duygusu yaratması. Bu yüzden Alan Parsons Project albümleri arasında çok fazla tuttuğum bir kayıt olmasa da, en azından, 'Voyager' ve 'What Goes Up' şarkıları için dinlenmesi gereken bir albüm olduğunu düşünmekteyim.
YES
GOING FOR THE ONE
Pibroch | 27.09.2009
Yes'in 1977 tarihli bu albümü belirli bir aradan sonra yine o deli kadronun bir araya gelmesiyle dünyaya gelmiştir. Ben bu albümü Yes'in tüm başyapıtlarını (Tales, Fragile, Relayer, Close To The Edge vb) hatmettikten sonra dinleme şansını yakaladım. Dinlemeden önce de sevgili Jon Anderson abimizin şu ifadesini okumuştum. Albümün Awaken adlı parçasıyla ilgili olarak "nihayet komple bir şarkı yazabildik, seneler sonra dinlerken bile tüylerim diken diken oluyor" gibi bir ifade sarf etmiş. Yahu dedim Gates Of Delirium, Heart Of The Sunrise, Remembering, Close To The Edge ve daha bir sürü şahaser varken ne menem bir ifadedir, nedir bu Awaken diye son derece heyecanlandım. Parçayı dinledikten sonra ise uzun bir süre kendime gelemedim. Abartmıyorum, belki de progresif tarihinin en muazzam eseri. Bu eserin yanı sıra Turn Of The Century'nin hüznü, Wonderous Stories'in inanılmaz melodik yapısı bu albümü başyapıtların en önde geleni yapmaya arttı da yetti bile. Yes'in az bilinen ama en iyi albümlerinden biri olan bu albümü muhakkak dinleyin, dinlemeyenlere dinletin.
ELOY
DAWN
Pibroch | 27.09.2009
Ocean'ın gelişini müjdeleyen albümdür. Eloy'un unutulmaz dörtlüsünün de ilk albümüdür. Saf progresif, yerli yerinde kullanılmış yaylı orkestrası, hikayesinin sıradışılığı ve leziz bas-davul örgüsüyle yine bir başyapıttır kendisi. Albüm baştan sonra tek bir parça halinde dinlenilmelidir. Dinleyeni her seferinde diken diken eder. Progresif diyorsanız yüzde yüz örnek teşkil eder.
CARAVAN
IN THE LAND OF GREY AND PINK
bay.c | 22.09.2009
1960'ların sonunda İngiltere'nin Canterbury şehrinde Caz hayranı, bir taraftan o dönemlerde tüm dünyayı sarmış olan Beatlemania çılgınlığına karşı koyamayan gençler kendilerine has Rock anlayışı ile kaynaştırdıkları müziklerini icra ettikleri Caravan'ı kurduklarında Progressive Rock'ın en önemli alt kollarından biri 'Canterbury Scene' tarzının yaratıcılarından biri olacaklarını tahmin etmemişlerdi büyük olasılıkla. Caravan, temsilcisi oldukları Canterbury soundunun diğer önemli grubu Soft Machine'den farklı olarak sert doğaçlamaya dayalı bir müzik anlayışı yerine daha melodik, yer yer dönemin pop anlayışına uygun bir sound tercih etti.
Bu yaklaşımın en önemli örneklerinden ve grubun en iyi albümlerinden olan ' In The Land Of Grey And Pink' Tolkien'in masalsı dünyasına şık bir göndermedir aynı zamanda. Dönem pop standartlarına uygun ' Golf Girl' ile açılan albüm ardından gelen benzersiz melodik ve melankolik yapıya sahip 'Winter Wine' ile devam eder Richard Sinclair'in hayranlık uyandıran vokal ve bas performansını gözler önüne serdiği bu unutulmaz şarkıdan sonra gelen bizi yeniden eğlenceli bir atmosfere çeken 'Love To Love You' ve albümle aynı adı taşıyan oldukça başarılı ' In The Land Of Grey And Pink' isimli şarkılardan sonra albümün asıl bombası sekiz bölümden oluşan 'Nine Feet Underground' çıkar sahneye. Tüm grup üyelerinin enstrüman ve vokal yetkinliklerini sergilediği bu efsane şarkının en büyük yıldızı ise şüphesiz David Sinclair'dir. Bölüm geçişlerindeki olağanüstü hammond performansıyla büyüleyen Sinclair'in varlığı bu şarkıyı kusursuzlaştıran en önemli öğelerden biridir.
Sonuç olarak Progressive Rock tarihinin en önemli albümlerinden biri olan 'In The Land of Grey And Pink' aradan geçen kırk yıla rağmen benzersiz sounduyla ışıl ışıl parıldayan saklı hazinelerden biri olarak göze çarpmakta. İçinde 'In The Land Of Grey And Pink' albümü olmayan bir Progressive Rock arşivi her yönden eksik bir arşivdir idaasıyla bu albümü en kısa zamanda edinerek bir efsaneye kulak vermenizi öneririm naçizane fikrimce.
JACK YELLO
XERIC
bay.c | 21.09.2009
'Son zamanlarda başımıza gelen en güzel şey', bu albümü yüzümde garip bir gülümseme ile dinlerken saygı duyduğumuz radyo programcılarımızdan Mete Avunduk'un sağlam albümler için sarfetmiş olduğu bu söz geldi aklıma. Dik Bovoe'nin olağanüstü olarak nitelendirebileceğim vokal performansı Fish'i anımsatıyor, grubun genel soundu buna bağlı olarak erken dönem Marillion'u çağırıştırıyor, fakat gruba ucuz bir taklit diyerek dudak bükmenin imkanı yok. Öncelikle Dik Bovoe, vokaliyle yer yer Fish'e göndermeler yapsada kendi tarzını oturtmuş bir çok vokalistinin sesinin çıkmaya yetmeyeceği gamlarda dolaşıyor, grup kimi zaman Heavy Metal'e göz kırpan soundlarıyla Neo Progressive, Progressive Metal arası bir yerlerde dolanıyor. Bunun yanında bas gitarın funky dokunuşları sürekli değişen ritimler, teknik kapasite klişeleri altında boğulmayan sağlam duygusal ve dramatik tarz grubun en önemli artılarından ve kendi özgün soundlarını oturttuklarının en önemli göstergelerinden. Yaklaşık on yılda yalnızca iki albüm çıkarabilen, bu kadar az albüme rağmen çok yol katetmiş ama iyi olan pek çok grup gibi ıskalanmış Jack Yello'ya bir kulak kabartın derim, pişman olmayacaksınız.
RADIOHEAD
OK COMPUTER
ahmetkemalyildiz | 17.09.2009
Vakt-i zamanında sadece Cuma günleri çalan (On A Fridays) bu grup gel zaman git zaman nice büyük grupları sollayarak dünyanın zirvesine yerleşiyor ve dünyanın büyük çoğunluğuna göre en büyük müzik grubu oluveriyor. Peki, nedir efendim bu İngiliz saykedelik rock grubunun bu lakabı hala alnı ak bir şekilde sürdürebilmesine sebep olan unsurlar? Mesela, nedir, hep riskli, birbirine benzemeyen tarzda albümler yapmaları; birbirinin kopyası albümler yaparak çok satma kaygısını gütmemeleri ve hiçte rock starmış gibi davranmamaları... Yani adamların kaprisleri..vs yok, hepside mütevazı çocuklar Allah var.
Öncelikle bazı şeyleri belirtmem faydalı olacaktır. Bu grubun büyük bir hayranı değilim. Ama adamlar öyle bir albüm yapmışlar ki bu albümü ne zaman dinlesem -biraz kendini beğenmişçe olacak ama, başka bir albümlerini de dinlemeye gerek duymuyorum- bambaşka alemlere dalıp giderim. Müzik, en kısa tanımıyla budur. Size farklı düşünmenizi ve üretilen albüme tepki vermenizi sağlıyorsa, o sanat işlevini görmüş demektir. İşlevsiz sanat olur mu olmaz mı bu ayrı bir tartışma konusu..
Bahsettiğim üstün meziyetli Radiohead albümü, eminim çoğunuzun da dinlemiş olduğu Ok Computer dan başkası değil.. İsmi insana itici gelen -en azından şahsıma itici geliyor- bu albümde inanın bir tane bile boş eser yok sevgili canlar. Müzikalitenin en üst seviyesi nedir diye, müzikle alakadar olmayan bir insan size böyle bir soru sorsa, cevabınız kuşkusuz Radiohead'in Ok Computer albümü olacaktır. Radiohead'in en önemli alamet-i harikası olan Ok Computer albümü, sizi 'Dünyanın gidişatı hiçte iyi değil?' gibi edişelerle isteksizliğe ve hevessizliğe götürse de, hatta yaşama sevincinizi kırsa da, inanın bu albümü dinledikten sonra bambaşka bir boyuttan gerçeğin ta kendisine geçişin tadına varıyorsunuz. Sonunda anlıyorsunuz, RateYourMusic ve ondan önce sayısız müzik otoritesinin bu albümü niçin bu kadar yücelttiğini... Yine de kendinize sormadan edemiyorsunuz; "Yahu o kadar sene geçmiş, nice başyapıt albümler bestelenmiş, tüm zamanların en iyi albümü nasıl olur da 1997 senesinde Radiohead tarafından yapılmış olabilir?"