Kullanıcı Girişi | Üyelik
 
 
RIVERSIDE
ANNO DOMINI HIGH DEFINITION
metafiz | 25.07.2009
Bildiğiniz üzere geçtiğimiz günlerde Riverside “Anno Domini High Definition” isimli son albümünü yayınladı. Önceki albümler birbirinin devamı niteliğinde çıkmıştı. Bundan dolayı mıdır bilinmez, son çalışmalar dinleyicileri tarafından pek beğenilmemişti. Favori albüm genel olarak “Out of Myself” gösteriliyordu. Benimde düşüncelerimde bu yönde. Albümler birbirinin devamı niteliğinde, üçleme olduğu için Riverside kendini bir kalıba sokmuş gibiydi. Fakat son albümde, bu kalıptan sıyrılarak önceki albümlerden biraz daha sert, kendini biraz daha aşmış Riverside çıkıyor karşımıza. Mariusz Duda’nın vokalleri daha da iyi hale gelmiş. Ayrıca Wikipedia’da “Anno Domini High Definition Series” dendiğine göre sanırım bununla birlikte birkaç albüm daha yayınlanacak.

İlk parça “Hyperactive” sakin bir klavye melodisi ile açılışa başlıyor. Arkadan hafif distorsionlu gitar ona eşlik ederek, kısa bir süre sonra parça birden sertleşiyor.

İkini parça “Driven To Destruction” ise sağlam bir bas melodisiyle başlıyor. Daha sonra parça yine bir önceki gibi sert devam ediyor ve ikinci dakika civarlarında vokal giriyor. Duda burada, ara ara çılgına dönmüş gibi sesler çıkarıyor. Onun haricinde arada girilen soloda çok güzel. Bir ara parça sakinleşmiş gibi olsada Duda’nın bağırmasıyla :) parça aynı sertliğe dönüyor.

“Egoist Hedonist” isimli üçüncü parçada ise; kısa süreliğine kalabalık bir yerde insan sesleri geliyor. Daha sonra vokale tek notadan oluşan bir gitar melodisi eşlik ediyor. Daha sonra da yine, her zamanki gibi, sert gitar riffleriyle devam ediyor. Parça genel olarak bu iki kısmın birbirini kovalamasıyla geçiyor. Fakat arada Duda çıldırımış bir şekilde garip sesler çıkarıyor. Duda’nın bu garip sesleri çıkarmasının hemen ardından ise nefesliler giriyor. Beşinci dakikalara yaklaşıldığında ise parçanın ritmi birden düşerek vokalde duruluyor ve parça başka bir yöne kayıyor. Tam içinizden bitti diyorsunuz ki bas gitar ve ardından gelen klavye melodisi size parçanın devam ettiği mesajını veriyor. Parçanın bu şekilde başka yönlere kaymasını tabiki de üç bölümden oluştuğuna bağlıyoruz. Bu bölümlerin isimleri ise; Different?- Hedonist Party-Straw Man Dance şeklinde. Ayrıca arada nefeslileri çalan müzisyenlerin isimlerini vermeden geçmeyelim. Trumpet-Rafał Gańko, saxophone-Karol Gołowacz, trombone-Adam Kłosiński. Şunuda söylemeliyim ki benim albümdeki favori parça bu :)

Gelelim albümün en sakin parçası Left Out’a. En sakin dediğime bakmayın, sadece sakin kısmının payı en büyük olan parça demek istedim aslında. Çünkü yine mutlaka coşuyorlar biryerlerde. Aralarda girilen sololara dikkat etmenizi öneririm. Piotr Grudziński yine iyi iş çıkarmış bu parçada. Albümün genelinde de gitar tonları çok iyi oturmuş.

Beşinci ve son parça ise; Hybrid Times. Parçaya vokal ve klavye birlikte devam ederken, yine sert gitar riffleri giriliyor. Duda ara ara “Obsession” diye çıldırıyor. Zaten bu parçada vokalleri biraz daha yırtıcı ( ne demekse :) ) olmuş. Parçanın yaklaşık yarısından sonra da sahneyi enstrümanlara bırakıyor.

Sonuç olarak güzel bir albümle karşı karşıyayız. Gerçekten albümün hakkını vermek lazım. Öyle iki nota basıp arkadan basit ritimler verilerek ve birde cırtlak vokal ekleyerek hazırlanmış bir albüm değil. Saniyesi saniyesine ölçülüp biçilmiş. Tabi bunlar benim görüşlerim. Sizlere de dinleyip yorumlamak kalıyor. Ayrıca albüm daha yeni olmasına rağmen bir sonraki çalışmaları nasıl olacak şimdiden merak ediyorum.

OPETH
GHOST REVERIES
enchant | 23.07.2009
Opeth'in 2005 yılı 8. Albümü. Kurulduğundan beri Mikael Akerfeldt'in öncülüğünde oluşturulan, şarkı yazımları ve beste aşamaları sonucunda gerçekleştirilen bir üstün yapıt. Grubun çok değişik halet-i ruhiyesinde bünyesinde barındırdığı müzisyenlerin şimdiye kadar ortaya çıkardıkları belki de en iyi soundlu ve en farklı albümü. “My Arms, Your Hearse” ve “Still Life” sonrasında topluluğun gelişimi Steven Wilson'un gelişiyle daha bir çeşitlilik kazanmıştır. İkili albüm “Damnation/Deliverance'ın Opeth müziğinde çok ayrıksı bir yerde durması sonucunda grup çok farklı bir yola girmiş ve deneysel olarak nitelendirilecek sulara kendisini atmıştır. “Damnation” albümü sonrası grupta müzikal anlamda çok radikal sayılmasa da önemli değişiklikler olmuştur. “Ghost of Reveries” ile oluşturulan bu farklılık arkalarına bakmaksızın daha da ilerlemelerine sebep olmuştur. Opeth'in bu albümü yapısında Tool ve benzeri deneysel rock gruplarının etkilerinin yanı sıra Porcupine Tree ve 70'lerin uçuk folk/progressive gruplarından açılımlarla bu etkileri kendi öz müziğine yedirmeleri sonucu ortaya çıkarılmıştır. Grup ilk defa bu etkileşimleri bir albümünde deniyor ve sentezinin kurulmasının neredeyse çok zor olan yapıları bir araya getiriyor. Zengin melodiler, akla zarar iniş çıkışlar, bestelerin derinliğine yerleştirilen Per Wiberg'in 70'lerden çıkıp gelen piyano/org/mellotron düzenekleri, aniden karşınıza çıkan sıra dışı gitar sololar ve martin lopez'in belki de en iyi performansı bu albümdedir. Lopez kendisini bu çalışmada iyice gün ışığına çıkarmış durumda. Opeth müziğinde temel noktada duran bir müzisyen olarak yaptığı zil süslemeleri, karmaşık ataklar sadece bir olayla açıklanabilir o da matematik. Peter Lindgren'in gitar tonları, Martin Mendez'in aralarda aniden kükreyen bas sololarının dışında bu albümün bir farklılığı da soundudur. “Blackwater Park”, “My Arms, Your Hearse”, “Still Life” gibi albümlerdeki o kirli tonların yerini bu çalışmada tertemiz bir sound almış. Liriksel olarakta konsept bir albüm yaratan Opeth bu albümde insan yaşamının ölüm tarafıyla ilgilenmiş ve etkileyici lirikler yazılmıştır bay Akerfeldt tarafından. Damnation/deliverance sonrası Steven Wilson ile çalışmayan grup, Jens Bogren'e bu görevi vererek farklılığını da kanıtlamıştır. Bogren bugüne kadar Opeth dışında Pain of Salvation ve Katatonia ile de çalışmıştır.

Ghost of Perdition: Bu şarkıda "ghost of mother, lingering death" lirikleriyle ve mikael Akerfeldt'in ultra brütal vokalleriyle açılan albümle düşünüyorsunuz ki Opeth'in en iyi şarkılarından birisi ile karşı karşıyasınız. Sıralama falan yapılsa en iyi 10 Opeth şarkısı listesine rahatlıkla girebilecek bir şarkıdır “Ghost of Perdition”. 1:06'da başlayan ve Akerfeldt'in "devil cracked the earthly shell foretold she was the one, blew hope into the room and said you have to live before you die young" lirikleriyle şarkı bir anda başka kimliğe bürünüyor. Lopez'in performansı müthiş, ardından 2:45'de bestenin uç noktalarıyla karşılaşırız. Akerfeldt'in sadece "aaaaaa aaaa" diyerek 70'lerden bir gitar solo atması ve bestenin ilerleyen taraflarında da karşılaşmamız buranın şarkının tema müziği olduğunu bize hatırlatır. 4:56'da ise “Ghost of Perdition” grubun her elemanıyla çok üst kaliteye ulaşır. O gitar tonlarının muhteşemliği, Lopez'in karmaşık davul atakları, mendez'in gerilerden gelen bas vuruşlarıyla 6:30'da Akerfeldt'in "Ghost of Perdition a saint's premonition's unclear" çığlıklarını duyarız ve sonra Per Wiberg olaya katılır, işte burası müthiştir. Evet, bazı şeyler anlatılamaz denir ama bu söz bu şarkı için yanlıştır, anlatılır hem de kitap yazılır bu şarkı için.

The Baying of the Hounds: İki de iki. Opeth'in en sıra dışı bestelerinden birisi. Sanırım bu şarkıdaki melodilerle bir albüm bile yapabilirdiniz. Tool etkileri, kaçık enstrümental pasajlar, wiberg'in 70'lere göz kırpan organ soundu, ve lopez'in artık bilindik zil süslemeleriyle başarıya ulaşan bir beste. Tam 1:52'de öyle bir melodi giriyor ki sadece Akerfeldt'in burada türk oryantal melodilerinden etkilendiği aşikardır. Sadece müzikte mi bu etki, hayır, vokal melodilerinde de aynı yapıyı kullanmış. Kelimeleri uzatış şekli ve orada verdiği nüanslar mükemmel. Bestenin yavaşlayan bölümlerinde camel'dan andrew latimer'a öykünen Akerfeldt bu şarkının sözlerinde de 70'lerin acid folk gruplarından birisi olan comus'dan fazlasıyla etkilenmiş. Comus'un “First Utterance” adlı albümündeki “Diana” şarkısı bu şarkının çıkış noktası olmuştur.

Beneath the Mire: Bu şarkı Opeth'in en iyi beste açılışlarına sahne olur. Per wiberg'in ne kadar da iyi bir seçim olduğu burada açığa çıkıyor. Adam öylesine kaos bir ortam yaratmış ki Akerfeldt'in brütal vokallere girişiyle bu etki iki katına çıkmakta. Kullanılan gitar soloların hepsi eski dönem progressive rock gruplarının kullandıkları sololarla benzerlik taşıyor. Şarkının iyice yavaşlayan bölümlerinde ise Camel'ın “Rajaz” dönemi etkilerini görmekteyiz. Akustik pasajlar, durgun bas melodileri ve aniden kükreyen bir Akerfeldt. Bestede o kadar çok iniş ve çıkış var ki takip etmekte bile zorlanıyorsunuz. İlk dinleyişte melodileri algılamakta zorlanabilir sonraki dinleyişlerde ise en alt taraflardaki yapının zenginliğiyle karşılaşabilirsiniz. Psychedelic Rock gruplarına benzeyen gitar efektleriyle şarkı son bulur.

Atonement: Durgun başlayan bir şarkı fakat Akerfeldt'in gitar melodileri çok etkileyici. Güney Amerika etnik müziklerine öykünmeler ve aniden akustik gitar ile Akerfeldt'in eşlik edişi muhteşem bir etki bırakıyor üzerinizde. Şiir gibi bir şarkıdır bu. Eğer gitarlar, davullar ve diğer enstrümanlar çok kirli kaydedilseydi bu etki bu kadar olmazdı, her şey o kadar net duyuluyor ki defalarca dinleseniz bile bıkmıyorsunuz. Bu şarkının perküsyon bölümlerinde Lopez farklılığını gösteriyor, işte bu adam bunun için önemliydi bu grup için. Sonlara doğru oluşturulan piyano melodilerini ise sadece caz piyano ile açıklayabilirim. Bazen Opeth'i bir caz grubu dinler gibi dinlemek gerekiyor, bu şarkı da bunun en başarılı örneklerinden birisidir. En sonlardaki klavye melodileri için ise 70'lerde oluşturulan Tangerine Dream albümlerine bakınız, müthiş bir şarkı.

Reverie/Harlequin Forest: Böyle bir giriş olabilir mi? Olmuş, yapmışlar işte. Genelde bir yere kadar orta tempoda ve Akerfeldt'in temiz vokalleriyle ilerleyen şarkının gelişiminde usta olduğu brütale geri dönüyor ve şarkı bir anda sertleşiyor. Tam 3:30'da aniden giren akustik gitarların yarattığı o ambiyans, o sinematografik etkilerle şarkı şarkılıktan çıkıyor Opeth Opeth'likten çıkıyor bambaşka diyarlardan sesleniyorlar. Acı, keder ve özleyişin resmini yapmışlar adeta. Mikael Akerfeldt'in İskandinav folk müzik melodilerinden çıkma o vokal melodilerinin tarifi imkanız ve o haykırışlarla beraber Ghost of Reveries'in en farklı çalışmasına tanıklık ediyor dinleyici.

House of Wealth: Opeth'in genelde her albümünde bulunan yavaş ve melodik şarkılarından bir tanesi. Bir önceki “Reverie/Harlequin Forest'in ardından çok büyük bir etki bırakıyor. Per Wiberg'e bu beste de büyük iş düşmüş ve sanki bir film içerisinde geziniyormuş gibi bu hissi veriyor. Gitarlar melodileri ise sanki büyük bir evin en uzak köşesinden o melodileri dinliyormuş gibi tatlı geliyor. Bluesy tatlar Akerfeldt'in bu albümde ve bu şarkıda yaptığı en iyi iş.

The Grand Conjuration: Klibiyle birlikte çok eleştirilen bir şarkı. Kimileri çok tool etkisinde kaldıklarını söylerken kimisi de albümdeki en iyi çalışmalardan birisi olduğunu düşünüyordu. Tool etkileri bariz var ama bunu kendi müziklerine adapte etmişler, öyle birebir etkilenme yok. Bir progressive grup için böyle olması normal, modern metal'den ya da başka bir müzikten etkilenebilir bunu yaşayabilirler. Akerfeldt'in brütal olarak tavana vurduğu, teknik açıdan üst seviyede bir şarkı. Şarkıda kaotik bir ortam yaratırken hiç bir şeyden çekinmemişler, her şey apaçık ve o kadar net ki.

Isolation Years: Albümün yavaş iki şarkısından birisi. Bir kapanış çalışması. Akerfeldt'in blues sevgisinin de açığa çıktığı yer.

İşte bu albüm sadece Progressive Rock tarafının daha fazla olması ya da Tool ve Porcupine tree etkilerinin daha fazla açığa çıktığı bir albüm olarak tarihe geçmiyor, bu albüm bu tarzlarla sınırlı kalmamış ne My Arms, Your Hearse kadar metal olmuş, ne Watershed kadar progressive rock etkilerini içinde fazla taşıyabilmiştir ne de Deliverance ve Still Life kadar da arada olabilmiştir. Bu albüm, içerisinde progressive rock'tan tutun, Tool, Porcupine Tree, İskandinav folk müzikleri, doğu oryantal müzikleri, 70'lerin folk/progressive rock grupları ve aralarda Tangerine Dream ve Blues'un da katılımıyla komple bir sentez albüm olmayı başarabilmiş bir albümdür. İşte bu yüzden Opeth'in en iyi albümüdür. Akerfeldt ve tayfası çok cesurlar ki böyle komple kompleks bir albüm yapmayı başarabilmişlerdir. Bu albüm Opeth müziğinde bir geçişin başlangıcıdır. Ve ancak bu albümden sonra ya progressive rock yönünde ilerleyeceklerdir ya da başka bir şekilde. Eğer ilerde yine böyle bir sentez albüm yapmayı başarabilirlerse bu albümün ancak taklidi olacaktır ve kanımca böyle bir şey çıkartmayacaklardır.

INDUKTI
IDMEN
enchant | 23.07.2009

Indukti Polonya'nın belki de en farklı gruplarından birisi. Diğer Polonyalı topluluklar bir bir neo-progressive ya da Anathema etkili müziklerinde gezerken bunların arasında en farklı işi Indukti sergiliyor. Müzisyenlerin yaşına bakıldığında oldukça genç ve buna karşın birçok müzik türünü başarıyla sentezliyorlar. S.U.S.A.R. albümü çıktığında doğal olarak bir Riverside fırtınası esiyordu. İnsanlar Mariusz Duda'nın her vokal yaptığı grubu dikkatle izliyor takip ediyordu. Aynı olay Indukti'ye de oldu. "S.U.S.A.R." albümündeki şarkıda vokalleri yaptığı zaman insanlar Indukti'yi daha farklı ve daha fazla tanıma imkânı buldu.

S.U.S.A.R. King Crimson etkili, yaylı sazların kullanıldığı farklı bir deneysel albüm olarak tarihe geçti. Çünkü o güne kadar Polonya gruplarında duyulmamış bir müziği sergilemektelerdi. Çok fazla sert olmayan atmosferik müzikleriyle hemen ilgi çektiler. Yıllar sonra çıkardıkları "Idmen"in yakınından bile geçmeyen bu albüm çok iyi bir çıkış olarak nitelendirildi.

Grubun son albümü ilk önce "Mutum" adıyla yayımlanacaktı ve daha sonra ne zaman çıkaracakları belli olmayan bu albümün ismini "Idmen" olarak değiştirdiler. "Idmen" çok sesli bir deneysel post metal albümü. Bu çok sesliliğin içerisinde neler var bir bakalım.

İlk önce grubun müzikal yönü tamamiyle King Crimson'dan besleniyor. King Crimson'ın "Thrak" ve ondan sonra çıkan albümlerindeki -bunların arasında "Power to Believe"de var- kemik sound Indukti'nin müziğinin temelinde yatıyor. King Crimson'dan sonra bahsedeceğim topluluk ise Tool. Tool'un ne kadar yaratıcı ve yaratılan seslerde ne kadar öncü olduğu biliniyor. Indukti'de Tool'un son dönemdeki soundlarını almış ve üzerine Radiohead'in kullandığı bazı deneysel öğeleri eklemiş. Peki, bununla bitiyor mu? Elbette hayır. Grup bu albümde bizi çok şaşırtmış, daha da ileri gitmiş, world music, özellikle oryantal ritimler, bunların içerisinde arap ezgileri de dâhil olmak üzere hepsini çok zekice sentezlemişler. Efektlerde özellikle Ozric Tentacles'in yaptıklarının bir benzerini sergileyip öyle kullanmışlar. Indukti'nin ilerici tavrı bununla da bitmiyor. Gerek vokallerde kullanılan efektler olsun gerek afrika yerlilerini anımsatan diller olsun hepsini bir potada eritmişler. Bunun üstüne ise bizim ülkemizden folk enstrüman olan sazı bile kullanmışlar. Bütün bunların sonucunda iş teknikaliteye ve bu müzikleri nasıl miks edeceğinize kalıyor. "Idmen" albümünde herhangi bir çalışmayı alın ve bir defa dinleyin hiç bir şey anlamayabilirsiniz, ancak defalarca dinlediğiniz takdirde her dinleyişinizde alttaki sesleri bir bir algılıyorsunuz. Gitarlar ön planda giderken geri planda vurmalılar ritim tutuyor, distorsiyonlu viyolinler melodik-arabic bir ezgi çalmaya başlıyor. Gitarlarla yaratılan o muhteşem efektler ve davulların çok aksak olmasından dolayı zor dinleme seansları oluşabilir ama Tool seviyorsanız bu albümü dinlemek çok kolay.

Genellikle enstrümantal olan eserlerde yer yer vokaller de kullanılmış. Grubun bunu yapmasının sebebi ise albümün konsept yapısı ile alakalı. Bu da albümde kullanılan o farklı dilde saklı. "Idmen"deki çalışmalara baktığımızda grubun albümün giriş çalışması olan "Sansara"daki klasik Progressive Metal kalıplarını kullandığını görüyoruz. Tool'dan daha çok Dream Theater'ın son dönemindeki bestelere benzeyen bu çalışma sadece distorsiyonlu viyolinleri ile farklılık yaratıyor. Ardından gelen "Tusan Homichi Tuvota" ise giderek karmaşıklaşan world müzik etkili, perküsyonların çokça yer tuttuğu deneysel bir çalışma. Tool'un "10.000 Days" albümüne benzeyen gitar rifleri davullardaki blast-beat ritimlerin hepsi ortak bir paydada buluşmuş. FUSION!
"Sunken Bell" ise perküsyonların cirit attığı atmosferik bir çalışma. "...And Who's The God Now" ise Afrika müziklerinde kullanılan perküsyon vuruşlarıyla başlıyor. Gitarların ve vokallerin eşlik edişi ile grup sizi bambaşka bir dünyaya götürüyor. Basların oldukça kusursuz duyulması, ritim gitarlarla beraber oryantal bir etkinin varoluşu da bu çalışmayı etkili hale getiriyor. Çok farklı bir o kadar da ortaya çıkarılması zor bir beste olmalı ki en derinlerde viyolin seslerinden tutun bir ton ses varlığını bir arada duyuyorsunuz. Bunların arasında yapılması bir o kadar güç olan vokal tarzları da dâhil. Aynı durumu bir sonraki "Indukted"ta da görüyoruz. "Aemaet"de ise baskın bir viyolin ve cimbalom (çingenelerin kullandığı bir müzik aleti) melodisi, klavye sesleriyle beraber giderek karanlıklaşan bir müzik ve bir Indukti Soundu! Yani atmosferik müzik yapılır da böyle yapılmaz, gerçekten kusursuz on numara bir beste."Nemesis Voices" ise klasik Tool kalıplarında seyreden ama giderek ekstrem hale bürünen melodik ve fısıltılı vokallerden sonra atmosferik hal alan dehşetengiz bir çalışma. Viyolinlerin giderek kızgınlaşması bu şarkının bir karakteri olduğunu göstermekte... Albümün en sonunda yer alan "Ninth Wave" ise grubun şimdiye kadar yaptığı en farklı en kusursuz beste. Trompet melodilerinin ne işi var şimdi burada diyebilirim ama bu şarkıya öyle bir ambiyans vermiş ki ardından gelen viyolinler bana bir ağıtı hatırlatıyor sanki. İkinci trompet melodileri ile müzik karmaşık hale bürünüyor ve bunu tek bir şeyle açıklayabilirim o da caz. Gerek davullarda gerekse diğer enstrüman melodilerinin yerleştirmesinde olsun bir caz etkisi de mevcut.

Albüm ise viyolin melodilerinin arasında kuş ve dalga sesleriyle bitiyor ve bir Indukti seansının daha sonuna geliyoruz. Polonya'nın en farklı grubundan bambaşka bir çalışma. Eminim bir sonraki albümde bizi yine şaşırtacaklardır, bunu bekliyorum, bekleyeceğim.

DAVID GILMOUR
LIVE IN GDAńSK
the division bell | 22.07.2009
David Gilmour'un On An Island turnesi kapsamında yayınladığı Remember That Night isimli ilk live albüm'den ciddi bir farkı olmamasına karşın, Live in Gdansk, Gilmour'a göre turnenin en başarılı konserlerinin başında geldiği için bu albüm hazırlandı ve ortaya A Momentary Lapse Of Reason, Delicate Sound Of Thunder(live) ile son efsane The Division Bell albümünün önemli adamları Jon Carin, Phil Manzanera, Guy Pratt ve tabi ki rahmetli-efsanevi floyd klavyecisi- Mr. Richard Wright'ında desteğinin olduğu harika bir albüm çıktı.

David Gilmour solo albümlerinin özellikle there's no way out of here, near the end gibi David Gilmour'un kendi şarkılarına da mest olmuş biri olarak zaten On An Island'ı gerçekten beğenmiş ve piyasadaki birçok star diye aktarılan müzisyenlerin albümünden başarılı bulmuştum.

Bunun üstüne bu albümün şarkıların karışık bir setlistle son derece başarılı canlı yorumları, dark side of the moon'lu harika bir giriş ve ikinci kısımda echoes, wish you were here, comfortably numb, shine on you crazy diamond gibi klasikleşmiş pink floyd şarkıları ile kesinlikle alınması gereken, baş tacı bir yapıma imza atıyor David Gilmour.

Üstüne üstlük ilerleyen yaşına rağmen Dogs'daki dry solosundan tutun, young lust'la yaptığı şovu yaratmış bir zeka olarak zekasından ilerlemiş yaşına rağmen hiç birşey yitirmeğini gösteriyor.

SATELLITE
INTO THE NIGHT
bay.c | 19.07.2009
2000'li yıllarda Progressive Rock alanında özellikle iki ülkenin çıkardığı gruplar oldukça dikkat çekiciydi. Bunlardan ilki olan İsveç ekolü olarak nitelendireceğimiz grupların soundu retro progressive anlayışla kotarılmış 70'lerin King Crimson, Yes ve Genesis gibi gruplarının müzikal anlayışını, onların kaldığı devam ettirme çabalarından ibaretti. Bu misyonu oldukça başarılı bir şekilde yerine getiren The Flower Kings Anglagard, Anekdoten gibi gruplar birbirinden önemli albümlere imza attılar.

İkinci ve yorumumuzun konusu grubun çıkışı olan ülke Polonya; başta Collage olmak üzere, Riverside, Quidam, gibi gruplar ile 2000'li yıllar progressive rock rönesansının bir başka dikkat çekici mekanıydı. Moonshine albümleriyle yerel anlamda Polonya genel anlamda tüm progresssive camiasına damgasını vuran Collage'in müzikal ömrü kısa bir süre içersinde sona erince, grubun has adamları; Robert Amirian ve Wojtek Szadkowski vakit geçirmeden yeni bir grubun oluşum sürecinde yer aldılar. Bu grup Collage'in, progressive köklerine daha sadık, melankolik soundundan bir ölçüde farklı olarak alternative, elektronika hatta yer yer pop sounduna meyilli bunu geleneksel progressive anlayışla başarılı bir biçimde kaynıştırıp ortaya benzersiz bir sound çıkaran satellite idi.

Grubun bana göre en başarılı albümü olan İnto The Night sözünü ettiğim müzikal anlayışın en zarif örneklerinden biri. Özet olarak İnto The Night'ı; teknik yönden en ince detayına kadar hasaplanmış bu arada duygusal boyutu ıskalanmamış bir albüm olarak tanımlayabiliriz. Albümde yer alan Don't Go Away İn Silence isimli şarkının ortasındaki süründüren, hüzün dolu güzellikteki ana gitar cümlesini önce klavyelerin çalması ardından gitarın girmesi, şarkının sonunda aynı melodinin bu sefer tam tersi şekilde önce gitarla başlaması sonradan klavyenin katılması gibi zeka ve duygu yüklü parlayışlar müzikal haz boyutlarını tavana vurdurabilecek güzellikte. Bunun yanında baş döndürücü melodik ve ritmik bir tempoda devam eden Dreams ve kalite boyutunun asla düşmediği diğer parçaların yer aldığı İnto The Night albümü son dönemlerde çıkan ve Progressive Rock soundunu'nun farklı yönlere evrilmesini sağlayan bir başyapıt olarak Progressive Rock tarihinde yerini çoktan almış durumda.

DREAM THEATER
BLACK CLOUDS & SILVER LININGS
enchant | 17.07.2009
Ben bir Dream Theater fanı değilim fan da değilim öyle 9'lu 10'lu puanlar veremem, lakin bir müziksever olarak bu grubu da gelişimiyle beraber en başından beri takip ettiğim için şu aşağıdaki puanlara da bakın derim. Birde biz Slayer, Machine Head, Metallica dinlemiyoruz, eğer dinlemek isteseydik o grupları orjinalinden dinlemek ister Dream Theater'a pek bulaşmazdık ama ne yazık ki bazı şeyler sırf fanlık derecesinde olduğu için görülemiyor. Herkesin zevki farklı farklı ama sevdiğimiz bir grubu da acımasızca eleştirebilmeliyiz. bİR "Awake"e bakın birde bu albüme yazık yahu. Birisi progresif metal müziğe yön vermiş bir albüm, diğeri ise oradan buradan fabrikasyon şekille birleştirilen bir çalışma gibi duruyor. Yani kulak var şimdi doğruya doğru sen geliyorsun Zero Hour'un "Towers Of Avarice1 albümünü taklit ediyorsun ve sonra da müzik yaptık diyorsun. Birde geçmişte yapılmış şarkılara dikkat edin, ilk önce Scarred'i açıp arkasından The Shattered Fortress denilen ne yapıldığı belli olmayan bir şarkıyı dinleyin aradaki müzikalite daha iyi anlaşılır. Nerede özgünlük heeeyy!!! Bu Dream Theater değil, eğer grup bu mantıkta müzik yaptığı sürece ilerde hardcore yapsa dahi buna "süper bir albüm olmuş abi yenilikçi falan" diye gezen bir sürü fan görebilirsiniz. Ama özgünlük önemli tabii. Konserden sonra o gazla albüme çok iyi demekte normal bir şey.:)

A nightmare to remember - 1/5

A rite of passage - 1/5

Wither - 2/5

The shattered fortress - 1/5

The best of times - 3/5

The count of tuscany - 4/5

 
9
12
 
Steven Wilson ve Mikael Akerfeldt'den yeni albüm
Gazpacho'dan Yeni Albüm
Blackmore's Night'dan yeni bir albüm haberi.
Yeni bir Türk Progresif Rock topluluğu: Nemrud
Renaissance'den yeni bir DVD...
Tarihi buluşma
Renaissance geri döndü...
ELP'den boxset müjdesi.
Alan Read ilk solo albümü için stüdyo'da.
Rush'ın yeni albümünün ismi ve tarihi
 
 
 


2006 - 2010 Progturk.com
Bu site progarchives.com'dan esinlenerek hayata geçirilmiştir.
Destek: Last.fm ProgressiveTR grubu
Kodlama ve Tasarım: Anıl "megamefta" Okay