Kullanıcı Girişi | Üyelik
 
 
DREAM THEATER
BLACK CLOUDS & SILVER LININGS
seyfoyun | 11.07.2009
Dream Theater albümünü dinledim. Okumaya üşenenler için notum: ••••· (5 üzerinden 4)

Dream Theater eski DT değil. Hiçbir zaman da olamaz kanaatimce. Rudess'ın gelmesiyle çok değişen grup, yıllar geçtikçe daha fazla metal yönüne doğru kaydı. Hele ki son Systematic Chaos'un, bana göre Dream Theater tarihinin en kötü şarkısı the Dark Eternal Night, Portnoy'un Progresif Death Metal hayranlığının bir yansımasıydı. Eğer bu şarkının çok iyi olduğunu iddia edenler varsa, D&R'dan bir adet Awake albümü alıp dinlesinler. Eskiden metal müzik ile progresif rock müziğini bir kapta eritip, mükemmel bir karışım olarak sunan grup ile şimdiki arasında bayağı fark var.

Grup, her ne kadar eski müziğinden uzaklaşmaya başlasa da, metal janrasında birçok grubun hayal bile edemeyecekleri derecede iyi albümler çıkardı. Fan kitlesi katlanarak büyüdü. Artık, DT forumlarında 13-18 yaş arası birsurü insan görmeye başladık. Son konserde de gördük bu fanları.

Bu son albümde, daha da metale kaymışlar. Özellikle Portnoy'un ritimleri, blastbeat'lari, Petrucci'nin Metallica-vari gitar tonu ve riffleri, albümün progresiften daha çok metal albümü olduğunun göstergesi. A Nightmare to Remember, son derece basit rifflerin ve LaBrie'nin etkileyici vokalinin ve Rudess'in korku filmini andıran klavye tonlarının birleşimi. Ben şarkıyı dinledikçe biraz daha alışıyorum, fakat ilk seferde dinlediğimde çok beğenmemiştim. Hele ki şarkının sonundaki portnoy vokalleri var ki, feci. O son kısıma dayanamıyorum bile. Bu şarkıya •••·· (5 üzerinden 3) veriyorum. Abartıldığı kadar iyi bir şarkı değil. Ama dinlenebilir.

A Rite of Passage. İlk single olan ve benim de albümün ilk dinlediğim şarkısı. Bu şarkının riffleri biraz Awake'i andırsa da, onun havasını vermiyor. Fakat kulağa çok hoş gelen bir melodi. Şarkının ortasında giren riff ise çok gaz, hoşuma gitti. Biraz Rainbow'u andırıyor. Çok hoş olmuş. Tek sevmediğim, vokaller. Gereksiz yere uzatılan, Evanescence benzeri vokaller var. Systematic Chaos'ta da vardı bu vokaller. ••••· (5 üzerinden 4)

Wither. İkinci single. Bir nevi ikinci Forsaken denilebilir. Single olması için yapılmış bir şarkı. Fena değil. Uzatılan, bayık vokaller bu single'da da var. •••·· (5 üzerinden 3)

Geldik, albüme hak ettiği değeri veren son 3 şarkıya. Önce: The Shattered Fortress. Portnoy'un alkol bağimlılığını anlatan serinin son şarkısına. Bunu bilmeyenler, "abi adamlar eski riff'leri birleştirip şarkı yapmışlar hehe" deseler de, bence son olarak müthiş bir şarkı olmuş. 5 şarkı 12 kısımdan oluşan serinin son 3 kısmı var TSF'da. the Glass Prison'la başlayıp, This Dying Soul ile devam eden, The Root of All Evil ile coşan, Repentance ile sakinleşen seri, the Shattered Fortress ile bizi geriye götürüyor ve güzel bir hatırlatmayla ve sonla seriyi bitiriyor. ••••· (5 üzerinden 4)

Ve sırada the Best of Times var. Vacant ile birlikte son 3 albümün en iyi slow şarkısı diyebilirim. Hollow Years'ı andıran müthiş solosu ve uzunluğu ile Vacant'ı bir adım geride bırakarak birinci oluyor. Konuk sanatçı Jerry Goodman'ın müthiş kemanı ve Petrucci'nin hayranı olduğum akustik gitar partisyonları ile başlıyor. Daha sonra Solitary Shell benzeri bir hal alıyor şarkı. Çok çok güzel. Sonda ise Petrucci'nin albümdeki en iyi solosu yer alıyor. En iyi Dream Theater şarkıları listemde iyi bir yer edindi şimdiden. ••••• (5 üzerinden 5)

Gelelim BC&SL'in, albüm için bana -Mutlaka Alınmalı!- yorumunu yaptıran şarkısına. The Count of Tuscany. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Şarkı o kadar iyi ki, neden bu kaliteyi baştaki şarkılarda göstermediler dedirtiyorlar. Bu şarkıda denge var. İşte özlediğimiz, beklediğimiz Dream Theater. Son derece melodik, son derece güzel. Ortalarda biraz durgunlaşsa da, sonunda zirveye çıkıyor ve bitiyor. Sololar, arpejler, davullar, vokaller, klavyeler mükemmel. Konserde keşke bu şarkıyı çalsalardı. •••••+• (5 üzerinden 6!!!)

Son olarak albümün Mix ve Mastering'ine değineceğim. Systematic Chaos'dan daha kötü bir mastering ile karşi karşıyayız. Systematic Chaos'un bendeki Special Edition'ında Surround versiyonu vardı. Müthişti. Fakat bu albümde, tıpkı Metallica'nın Death Magnetic albümünde olduğu gibi, kötü bir mastering ile karşı karşıyayız. Paul Northfield'ı kınıyorum buradan. Gerçi kendi suçu olmayabilir.

Albümün ikinci CD'si olan Cover'ları ise albüm elime ulaştığında inceleyeceğim.

Albüm öncesi bu albümde tek bir iyi şarkı bile beni benden alabilir demiştim. Bu albümde 3 şarkı var. Çok güzel bir albüm olmuş. Dream Theater'ın eski günlerine dönemeyeceğinin mümkün olmadığını bilerek, yeni Dream Theater'ın keyfini çıkartmak isteyenlere bu albümü şiddetle öneriyorum.

Metal dinleyen herkesin en azından dinleyip bir şans vermesi gerekir.

AMORPHIS
SILENT WATERS
enchant | 03.06.2009
Beyaz kuğular narindir. Onlar pek uçamazlar. Kanatları yok sanırsınız. Sanki kanatlarını gizlerler veya gizler gibi yaparlar. Onlar herkese ilhamlar verir, bir şaire, bir aşığa, bir sevgiliye sözler yazdırır... Çok uzaklara gidemezler, gitmek isteseler de gidemezler... Beyaz kuğudur içinden üzgün olanları sessiz sularda...

Amorphis, Finlandiya’nın müzik dünyasına kazandırdığı ilginç topluluklardan bir tanesi. Bünyesinde bulundurduğu müzisyenler açısından olsun, ülkelerinin sahip olduğu müzikal kültürel zenginlikler açısından olsun hep daha gelişmeyi aklına koyabilmiş ve bunu uygulamaya sokabilmiş başarılı topluluklardan. 90’ların başında bir Death Metal fırtınası yaşanmaktayken Amorphis “The Karelian Isthmus” albümü ile Atmosferik Death Metal tarzı ile çoğu dinleyicinin aklını çelebilmişti. Grup farklıydı. Kendi ülkelerinin müzikal zenginliklerinden etkileniyor ve bunu müziklerine başarılı bir şekilde uyguluyordu. Amorphis’in diğer yeni topluluklardan bir farkı da 1970’lere olan merakı ve saygısıydı. Sahnede giyiniş tarzından müziklerine kadar bu durum hissediliyordu. İkinci albümleri “Tales From The Thousand Lakes”, Doom/Death Metal dünyasında bomba etkisi yaratarak çok başarı kazandı ve birçok dinleyicinin gözdesi oldu.”Albümden “Black Winter Day” çok başarı kazandı. Bir sonraki ”Elegy” albümüyle bir klasik daha yaratarak ülkesinin kültürünün en önemli parçası sayılan “Kalevala” efsanesiyle ilgili şarkılar yapmaya devam ettiler. ”Elegy” albümü birçok yazar ve dinleyici tarafından sahiplenildi ve çok beğenildi. Albümdeki “Better Unborn”,”My Kantele” ve “Elegy” şarkıları grubun bundan sonra gidişatını belirliyordu. Finlandiya folklorundan etkileşimler, bestelerdeki progresif yapı bu albümün en önemli özelliklerindendi. Grubun vokalistlerinden Pasi Koskinen (diğeri de Tomi Koivusaari’ydi) çok usta vokalleriyle ilgi çekiyordu. Gerek brütal gerekse de temiz vokalleriyle başarılı vokalistler arasına adını yazdırmıştı. Sonraki albüm “Tuonela” grubun değişiminin ilk kanıtıydı. Saksofon kullanımı dikkat çekiyordu; şarkılardaki hüzünlü ve karamsar yapı daha da belirginleşmişti. Vokaller daha da temiz hale dönüşmüştü.”Am Universum” albümüyle de aynı yapıyı taşıyan bestelerle karşımıza çıktılar. Bu albümlerle Amorphis’in 1970’lere olan saygısı daha çok belli oluyordu. Bu saygı “Far From The Sun” albümüyle iyice gün ışığına çıktı. Bu başarılı albümlerden sonra Pasi Koskinen gruptan ayrıldı ve yerine Nevergreen’den tanıdığımız Tomi Joutsen gruba alındı ve “Eclipse”i bu vokalistle çıkardılar. Tomi Joutsen’in ses rengi Amorphis’in şarkılarına tamamen uygundu. Bunu albümü dinleyince anlamaktayız. Bu albümün en önemli tarafı ise klasik Amorphis bestelerindeki melodik yapının daha da fazla olması; daha belirgin olmasıdır. Vokaller önceki üç albüme göre daha güçlüdür. Tomi Joutsen’li son albüm “Silent Waters” ise bu günlerde çıktı. Amorphis bu albümüyle eski günlerine iyice dönmüş gözüküyor. Tomi Joutsen gibi üstün bir vokalistle çok değişik bir hava yakaladı Amorphis.

Joutsen’in tarzı Akerfeldt’e çok benzemekte. Brütal vokallerden temiz vokallere aniden geçebiliyor ve karizmatik davranışlarla grubun baş adamı olduğunu haykırırcasına topluluğu yönetiyor. “Silent Waters”, “Eclipse”den daha iyi bir albüm ve daha sert. Ritim gitarlarda çok sert tonlar kullanılmış. Davul kayıtları ve vokal kayıtları kusursuz. Ve bunların sonucunda diyebiliriz ki en başarılı Amorphis albümüyle karşı karşıyayız. Bestelerin hepsi yine Kalevala’dan alınmış. Kalevala’nın en üzgün en can sıkıcı ve sıkıntı verici hikâyeleri temel alınmış ve bu sebeple albümde yoğun bir hüzün teması var. Kuğu, temizliği temsil ediyor bu albümde. Albüm kapağındaki figürlerin güzelliği bir tarafa o siyah baskın renkli kapak ne güzel duruyor. Albüm “Weaving the Incantation” ile başlıyor. Opeth’in “Ghost Reveries” albümündeki tonlarla hemen hemen aynı tonlar kullanılmış ve böylelikle çok güçlü bir açılış şarkısı olmuş. “A Servant” ve “Towards And Against” melodi yaklaşımı çok yoğun şarkılar. Bunlardan “Towards And Against” Amorphis için çok farklı bir çalışma olarak gözüküyor. “Black River”, “Enigma” ve “Shaman” (bu bestede flüt kullanımış) akustik düzeyi yüksek çalışmalar. Her biri kendi içerisinde hüznü barındırıyor. Bunlardan “Black River” Amorphis’in yarattığı en farklı beste beklide. Albümle aynı adı taşıyan “Silent Waters” depresif bir kimliğe sahipken “I Of Crimson Blood” ve “Her Alone” ise çok melankolik besteler olarak göze çarpmakta… “Silent Waters”daki en etkileyici şarkı ise kuğuların çığlıklarını hissedebileceğiniz ve tüylerinizin diken diken olacağı “The White Swan” adlı çalışma. Bu şarkı albümün en özel çalışmasıdır. Şarkının son 1:10 saniyesindeki o tuşlu geçişleri Amorphis müziğinin en tepe noktasıdır. Çok üzgün, kırılgan ve naif bir eser. Tomi Joutsen’in usta ve duygu dolu vokalleriyle yine baş başa kalıyorsunuz. Böyle bir ton ve duygu bileşimi zor elde edilir. Albümün kartonetli sürümlerinde ise “Sign” isminde bir şarkı da mevcut. Amorphis “Silent Waters” albümüyle eski günlerine merhaba diyor artık. İlerici, kalplerimiz için oluşturulmuş, duygusal, kırılgan, melankolik bir başyapıt!

ANEKDOTEN
A TIME OF DAY
enchant | 03.06.2009
İsveç’in “Dark Progressive Rock” grubu olarak ünlenen Anekdoten’in sabırsızlıkla beklenen bu albümü sonunda çıktı. En son canlı bir kayıtla karşımıza çıkmışlardı. Ondan öncesinde de “Gravity” albümüyle karanlık müziğin efendisi konumuna gelmişlerdi progresif müzikte. Anekdoten geçmişe dayalı referanslarını King Crimson’dan alan bir topluluk. King Crimson’un son dönemlerinden de bolca besleniyorlar. Bunun yanında Anglagard, Porcupine Tree gibi topluluklardan da yoğun bir şekilde besin almaktalar. Anekdoten’in müziği 4 sene içerisinde çok ilerlemişe benziyor. Daha önceki albümlerinden biraz farklı bir yapıda duruyor. Daha çok modern bir yapı var ve daha çok Post Rock sınırlarında gezinen bir albüm ortaya çıkarmışlar. Grubun üç vokalisti var ve bu albümde de Gunnar Bergsten adlı flütist bir sanatçıyla çalışmışlar. “Nucleus” ve “Vemod” albümlerinden çok çok iyi buldum; “Gravity” ile de benzerlikleri mevcut. Bütün şarkılar çok iyi fakat “King Oblivion” bana daha bir özel geldi. Karanlık Anekdoten ile tanışmamış olanlara…

SIEGES EVEN
PARAMOUNT
enchant | 03.06.2009
Progresif müziğin neferlerinden olmak kolay değil. 7. albümünü çıkaran Sieges Even türdeşlerine fazla aldırmadan bambaşka albümler çıkarmaya devam ediyor. 88 ve 95 yılları arasını değişik arayışlarla geçirdi grup. “A Sense Of Change” ile Rush müziğine iyice göz kırpan grup bu albümüyle de metal tınılarını bir kenara bırakıp daha geleneksel tarzlara yönelmişti. 95 yılındaki “Uneven” albümünden sonra 10 senesini boşa geçiren grup, bu zamandan sonra 2005 yılında “The Art of Navigating by the Stars” ile albüm dünyasına merhaba demişti. “The Art of Navigating by the Stars” grubun çıkardığı en başarılı albüm olarak tarihe geçti. Yeni vokalist Arno Menses ile de bir kat daha güçlendiler. Bu öylesine bir albümdü ki progresif müzikte en başarılı klavyesiz albümlerin en başında bile gösterilebilir. Rush müziğine iyice içine sindiren grup, sert gözüken ama minimal yapılara sahip bu albümüyle birçok progresif fanın gönlünü kazanmasını bildi.
Grubun yeni albümü “Paramount” çok yenilikçi ve modern anlayışla hazırlanmış. Öyle ki “The Art of Navigating by the Stars” albümünü bile geride bırakacak şekilde düzenlenmiş. Kayıt açısından en başarılı Sieges Even albümü olarak düşünebiliriz. Ama bestelerdeki kalitelilik açısından ise bir önceki albüme göre daha vasat duruyor. Bu vasatlık kötü anlamda değil. Çok başarılı bir albüm var karşımızda ama “The Art of Navigating by the Stars” albümüyle çıtayı çok yükseklere çekmişti grup. Böylelikle bu albümü dinleyenler grubun çıtayı yükseltemediğini düşünebilirler. “Paramount” albümünde gitarlar daha sert kaydedilmiş ve davul tonları çok tok geliyor. Albümdeki şarkılara baktığımızda ilk kulağa çarpan “Tidal” adlı beste oluyor. Ritmik bir beste ve aralara yerleştirilmiş flamenko gitar melodileriyle ilgi çekiyor. Bunun dışında albümün açılışındaki “When Alpha And Omega Collide”, “Mountain Castles in the Blood Red Sky” ve “Duende” gayet kaliteli besteler. Albümle aynı adı taşıyan “Paramount” ise güzel bir kapanış şarkısı. Kompleks ritmler, aralardan aniden fırlarcasına giren flamenko gitar melodileri ve saksafonlar albümün en önemli artıları. Melodik, ciddi, karakteristik, bol bol Amerika’ya taş fırlatan bir albüm “Paramount”. Almanya’nın progresif rock’taki haklı gururu Sieges Even’dan...

MARILLION
SOMEWHERE ELSE
enchant | 03.06.2009
Marillion değişim geçiriyor. “Radiation” çıktığında Marillion dinleyicileri iyi bir silkinme geçirmişlerdi ve bu değişime pek alışamadılar Bu albümdeki müziğin içinde modern unsurlar gezinmekteydi. Bunu dinleyicisine ilk olarak aktarmada sorun yaşamadı Marillion, fakat birçok dinleyicisini küstürdü, yeni dinleyici profilleri edindi ve Radiohead takıntısını “Radiation” albümünden beri sürdürdü. Grubun bu Radiohead sevgisi bu albümle iyice ayyuka çıktı ve daha da farklı kulvarlara yol açacak bir bilinç edindi. Bu bilincin ürünü 2004 yılındaki “Marbles”tı. Grup tek kelimeyle bir başyapıt üretmişti. Steve Hogarth’ın çocukluk anılarını anlattığı bu albümü çoğu Marillion dinleyicisi kabul etti ve bağrına bastı. Oradaki müzikal fikirler bu topluluk için yeni değildi. Modern arayışların olduğu 4. albümde, gelecek 5. albümün de bu yönde olacağı kuşku götürmezdi.
“Somewhere Else” albümü de aynı yapıda gözüküyor. Pek bir değişiklik göze çarpmıyor. Besteler açısından biraz pop, biraz rock, biraz değişik arayışlar, farklı ses deneme çalışmaları içinde albüm kanımca başarıya ulaşıyor. Grubun ilk dönemini özleyenler daha fazla özlemeye devam edebilirler; çünkü albümde geleneksel pek bir şey yok. Marillion değişim geçiriyor diyoruz işte en son yansıması bu albüm. Steve Rothery kendisini iyice aşmış, mükemmel tonlar bulmuş. “Marbles” albümüne göre hareketli şarkılar fazla. Bu albüm “Anoraknophobia”, “Radiation” ve “Marillion.com”dan çok çok iyi fakat “Marbles” a göre biraz yavan duruyor. Onun bütünlüğüne ulaşabilmiş değil. Dışarıda Marillion dinleyicilerini ikiye bölen albümde “Somewhere Else”, “Voice From The Past” ve “The Last Century For Man” en iyiler olarak gözüküyor. Bunun dışında çok fazla ilgi çekici bir taraf yok. Grubun son dönemini seven dinleyiciler mutlaka beğenecektir ama hiç “Fugazi” ya da “Misplaced Childhood” tarzı bir şeyler aramayın. Özlemeye devam edin…

SATELLITE
NOSTALGIA
metafiz | 26.05.2009
Satellite 4. stüdyo albümünü Avrupada 23 Şubat tarihinde çıkardı. Polonya’nın havasından mıdır suyundan mıdır nedir, şimdiye kadar oradan dinlediğim gruplar içinde ıskalayan bir grup hemen hemen çıkmadı. Ama sanırım bu genel olarak kuzey ülkelerinde böyle. Ülkemizdeki gibi orada da dört mevsim yaşanmasına rağmen kışlar daha sert geçiyormuş. Sanırım bu sebeple donmamak için sürekli müziğe, enstrümana sarıp ısınmak istiyorlar :) Neyse, biz albüme gelelim. Genel olarak, yine, albümde klasik Satellite havası var. Önceki albümlerini dinlediyseniz ne demek istediğimi anlayacaksınız. Albümde toplam 7 parça var.
İlk parça Every Desert Got Its Ocean; giriş için iyi seçilmiş bir parça. Klavye ile başlıyor ve daha sonra ona gitar eşlik ediyor.Sözler ikinci kere bitince ve radyo frekansları arasında geçişe benzeyen (bu benzetmeyi yapamamış olabilirim) kısa bir ses duyduktan sonra sizi müthiş bir gitar solosu bekliyor. Ardından sırayla giden diğer klavye ve gitar sololarıyla parça sonlanıyor.
İkinci parça Repaint The Sky; girişteki ritim ile sanki pop tarzda bir parça devam edecekmiş hissi veriyor. Ama tabi ki öyle olmuyor. Parça boyunca, sizde fark edeceksiniz, bir tane klavye melodisi var ki her girdiğinde duygularınızı altüst ediyor ve parçanın havasına çok iyi eşlik ediyor. Sonlara doğru sanki parça farklı yönlere gidecekmiş gibi bir hava oluyor. Gitar solosu falan derken bahsettiğim klavye melodisi bağlayıcı bir görevle parçayı eski havasına döndürüyor.
Üçüncü parça Afraid Of What We Say. Bu parça içinde asıl kulağa çarpan, sözler görevini tamamladıktan sonra gitar ve klavyenin karşılıklı duygusal atışmasıdır. Ama klavye daha duygusal takılarak, gitarı bastırıyor diyebiliriz. Daha sonra ise akustik bir ritim ve sonrasındaki klavye ile parça sonlanıyor.
Dördüncü parçada sözlerle beraber giden solo nedense bana çok sıcak geldi. Nedenini ise çözemedim. Çözünce mutlaka buraya yazarım :)
Beşinci parçanın yani Over Horizon’ın girişi ise bir korku filminden kesit sunuyormuş gibi bir his veriyor. Ama tabi bu bana hissettirdiği. Vokalin yani Robert Amirian’ın seside bu düşünceyi onaylar bir tonda devam ediyor. Ama sonra; yok yok korkma bir şey yok der gibi değişiyor.
Altıncı parça Am I Losing Touch ise yoğun bir melankolik havayla başlıyor ve insana gerçekten çok kötü duygular hissettiriyor. Aslında bunu bir cümleyle daha desteklemek isterdim ama en iyisi vazgeçmek. Sebebini sormayın. Parça daha sonra hızlansa da ilk haline geri dönüyor sonradan. Bir de özellikle bas gitara dikkat etmenizi öneririm.
Son parça Is It Over; daha ilk notalardan kapanış parçası olduğunu gösteriyor bizlere. Gerisi hep melankoli hep melankoli… Parçalar aslında uzun görünsede inanın sıkılmadan dinleyeceksiniz. Son olarak size bir tavsiyem var. Bu albümü gece açık bir havada ellerinizi başınızın arkasında birleştirerek ve sırtüstü yatar halde yıldızlara bakarak dinlemenizi öneririm. Artık çimlere mi uzanırısınız yoksa çatıya mı çıkarsınız ona siz karar verin.

 
13
 
Dream Theater'da Ayrılık
Steven Wilson ve Mikael Akerfeldt'den yeni albüm
Gazpacho'dan Yeni Albüm
Blackmore's Night'dan yeni bir albüm haberi.
Yeni bir Türk Progresif Rock topluluğu: Nemrud
Renaissance'den yeni bir DVD...
Tarihi buluşma
Renaissance geri döndü...
ELP'den boxset müjdesi.
Alan Read ilk solo albümü için stüdyo'da.
 
 
 


2006 - 2010 Progturk.com
Bu site progarchives.com'dan esinlenerek hayata geçirilmiştir.
Destek: Last.fm ProgressiveTR grubu
Kodlama ve Tasarım: Anıl "megamefta" Okay