Kişisel kanaatimce Neo Progressive Rock'ın, Marillion'dan sonra gelen en önemli topluluğu olan IQ bildiğiniz gibi kısa bir zaman önce iki önemli elemanını kaybetmişti. Grubun kurucu üyelerinden ve oluşturulan soundun önemli mimarlarından klavyeci Martin Orford ve olağanüstü stiliyle kulaklarımızın pasını silip atan davulcu Paul Cook gruptan ayrılmıştı. Tüm bu gelişmelerin sonucunda gruba yeni katılan elemanlar Andy Edwards ve Mark Westworth'ün bu büyük boşluğu doldurup dolduramıyacağı bunun yanında grubun, 'Dark Matter' gibi oldukça başarılı bir albümden sonra yeni kadrosuyla hayranlarının beklentilerini karşılayıp karşılamıyacağı merak konusuydu. Kısa bir zaman önce çıkan 'Frequency' isimli albüm özelde benim genelde hayranların büyük bir kısmının kafasındaki şüpheleri gidermişe benziyor. Grubun yaşadığı büyük kadrosal afete rağmen halen tarzlarının en güçlü ve büyük gruplarından biri olduğunu bir kez daha ispatlıyor, Frequency albümleriyle bizlere.
Önce yenilerden başlayalım; davulcu Andy Edwards tam bir görev adamı Paul Cook gibi ekstaradan işler yapacak stile sahip olmasada kendisinden beklenenleri yerine getiriyor iyi bir takım oyuncusu olduğunu ispatlıyor. Klavyeci Mark Westworth farklı stiliyle gruba uyum sağlamakla kalmayıp soundun farklı yönlere doğru evrilmesine büyük katkıda bulunmuş. Gelelim eskilere; Peter Nicholls benzersiz ses rengiyle muhteşem yorumlarıyla albümün en fazla öne çıkanlarından her zamanki gibi. John Jowitt için fazla söz söylemeye gerek yok son dönemin sayısız önemli proje ve gruplarında yer almış büyük bir bas gitarist kendisi. Burada gitarist Mike Holmes için ayrı bir parantez açmak gerek, her bir IQ albümünde zekice, benzersiz ve duygulu gitar melodileriyle kendisini dinleyen müziksever bünyeleri allak bullak eden üstad bu albümde de kelimenin tam anlamıyla döktürmüş. Belki biraz iddalı ve birazda haddini aşan bir yorum olacak ama Mike Holmes şu sıralar sağlık sorunları sebebiyle Andy Latimer'ın bırakmak zorunda kaldığı bayrağı daha ileri noktalara taşıyan çok önemli bir gitarist ve son albümün en önemli ismi bence.
Albümün genel yapısına gelirsek, Dark Matter'a nazaran daha aydınlık bir sound var diyebilirim. Yes esintileri bir parça daha ağır basmış ama bunun üstüne daha dinamik ve yenilikçi ses örgüsü inşaa edilmiş. Albümün öne çıkan parçaları başta 'Frequency' olmak üzere 'Stronger Than Friction' ve kapanış şarkısı belkide IQ'nun en ayrıksı bestelerinden 'Closer'. Sözün özü kafanızdaki şüpheleri giderecek, beklentilerinizin tamamına yakınını karşılayabilecek bir albüm Frequency, belkide 2009'un en iyilerinden.
QUEENSRYCHE
AMERICAN SOLDIER
megamefta | 01.04.2009
2009′un ilk ayları sevdiğim gruplar albümlerini ard-arda çıkarmaya başladı. Bunlardan en çok ilgimi çekeni ise hiç şüphesiz en sevdiğim progressive metal topluluğu Queensrÿche’in American Soldier’ı oldu. Son dönemlerde yaptığı stüdyo albümleriyle sevenlerini hayal kırıklığına uğratan (2003 çıkışlı Tribe albümünü tenzih ederim) grup yine bir konsept albümle karşımızda.
Queensrÿche 1994 yılında yayınladığı Promised Land’den sonra üst üste vasat albümler yayınldı. Here in The New Frontier’da basitleşip yer yer memleketleri seattle’ın grunge akımına doğru kayan müzikleri, grubun beyinlerinden Chris DeGarmo’nun ayrılışından sonra yayınlanan Q2K ile aynı rotada devam etti. Hem basın hem de hayranlar tarafından grubun en kötü dönemi olarak anılan Promised Land sonrası, Chris DeGarmo’nun da kayıtlarında bulunduğu Tribe ile bu kötü gidişe bir son veren grup, hem bu albümden aldığı hem de Operation Mindcrime konserlerinin verdiği gazdan olacak belki de kariyerlerindeki en riskli icraatlerinden biri olan Operation Mindcrime 2′yi yayınlama kararı aldı.
Operation Mindcrime 2 güzel bir albüm olmasına rağmen selefindeki detayları, tiyatral alt yapıyı, orjinaliteyi barındırmamasından dolayı hayranlar tarafından eleştirilere maruz kaldı. Mindcrime at The Moore videosuyla OM2′nin günahını çıkaran ve canlı çalındığında albümün nasıl bir şahesere dönüştüğünü gösteren grup American Soldier ile askerlerin hikayelerini canlandırıyor. Albümün çıkış fikri ise Geoff Tate’nin babasının Kore ve Vietnam’da savaştığı dönemden anlattığı hikayelerden oluşuyor.
Albüme müziksel olarak bakarsak kulağımıza ilk çarpan şey prodüksiyon’un özeni oluyor. Şarkı geçişleri, efektler, kayıt kalitesi muhteşem. Şarkı listesi çok güzel hazırlanmış. Üst üste insanı sıkan şarkılar yok böylece albümün sürekliliği ve tekrar dinlenirliği artmış. Queensrÿche bu albümle eskilere dönüş yapıp başarılı olma formülünden ziyade son iki albümde denediği modern ’sound’da ısrar etmesine karşın bu sefer turnayı gözünden vurmuş diyebiliriz. Son albümlerle kıyaslanamayacak derecede çok hit barındıran albümde favorilerim Sliver, At 30,000 feet, The Killer, Home Again ve Remember Me oldu.
Kısacası umduğumu bulduğum, dinlerken keyif aldığım bir yapım American Soldier. http://www.vh1.com/artists/az/queensryche/2397012/album.jhtml adresinden tamamını dinleyebileceğiniz albümün yeni turneyle beraber yaklaşık 5 senedir ülkemizi ziyaret etmeyen Queensrÿche’i tekrar ülkemiz semalarında göstermesi dileğiyle bu yazıyı da burda noktalayayım.
GENESIS
NURSERY CRYME
bay.c | 07.03.2009
Günümüz Progressive Rock'ın şekillenmesinde en büyük pay sahibi olan gruplardan Genesis'in, tam anlamıyla kendini bulduğu bir kayıt 'Nursery Cryme' albümü.
Bu albüm ile birlikte 'Genesis' soundun'da taşların yerli yerine oturmasını sağlayan süreçte en büyük pay sahibi olan, Genesis'e katılımıyla gruba çok şey katmış isim olan 'Steve Hackett' özelde Genesis'in, genelde 'Progressive Rock' tarihinin en büyük kazancı olarak göze çarpıyor.
Başta 'The Musical Box' olmak üzere her biri ayrı bir mücevher olan şarkılarla dolu olan albümde, 'Tony Banks' mellotron'un nasıl kullanılacağı dersini verirken, 'Phil Collins' davullarda harikalar yaratıyor. 'Peter Gabirel'in eşsiz teathral vokalleri, 'Mike Rutherford'un usta işi gitar pasajları, kısacası tüm grup üyelerinin olağanüstü performansı sonucu ortaya çıkan 'Nursery Crime' Progressive Rock'ın klasik albümleri arasındaki yerini çoktan almış durumda.
SIGUR RóS
ÁGæTIS BYRJUN
bay.c | 22.10.2008
Dakika bir gol bir... Genellikle Futbol için kullanılan bu terimi bu albüm için kullanmak gerek. İlk albümde hedefi on iki'den vuran gruplar genelde bu ilk albümün altında ezilmiş ve çıtayı ilerilere taşımayı becerememişlerdir. Sigur Ros için böyle bir durum mevzubahis olmamakla birlikte bu ilk albümün yeri yinede çok ayrıdır bence. N.M.E dergisi, grubun solist gitaristi, Jónsi Birgisson için ' Jonsi gitarını çalarken cennette melekler göz yaşı döküyor' yorumunu yapmıştır. Bu derginin cool yazarlarına bu denli duygusal bir yorum yaptırmak her babayiğit grubun harcı olmasa gerek bu arada. Evet hüzün ağırlıklı yoğun bir duygusallık içerir Sigur Ros müziği, bünyeyi duygusal katmanlarda yerin dibinden gökyüzünün yedi kat üstüne çıkarır yada bunun tam tersini yapar. Duygularla bu kadar haşır neşir olurken asla banalliğe, kitch'e ve yüzyeselliğe bulaşmadan oldukça hassas bir dengede başarır bunu. Sadede gelelim, büyük şair Orhan Veli, ' bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, kelimelerinse kifayetsiz olduğunu bu derde düşmeden önce' demiş ve bu albümün güzelliğini anlatma konusunda uygun kelimeleri seçemeyen, bu satırların yazarı bendeniz'in imdadına yetişmiş. Bundan sonrası sizlerin bu albümü dinlemeyi tercih etmenize ve kişisel tanımlamalarınıza kalıyor.
YES
CLOSE TO THE EDGE
Al | 13.10.2008
bir nehir, kuş sesleri, sonrasında baskınlaşan bir çeşit tiz ıslık, ve ardından doğanın müzik enstrümanları ile betimlenişi. çoşku, neşe, ahenk, ama biraz da kaos var sanki ortada. her şey birbirine girmiş. Close To The Edge böyle bir giriş yapıyor işte. ve aynen su gibi akıp giden bir albüm oluyor. Uçan gitar soloları, yoğun klavye ile parça sekizinci dakikaya kadar akıp gidiyor. sekizinci dakikada, yani üçüncü "movement"a giriş ile parça sakinleşiyor biraz. bir çeşit uyanışa geçiyoruz. zaten parçanın esinlendiği eser, Hermann Hesse'nin Siddhartha kitabı. ruhsal uyanış, aydınlığı görme, gerçeği kavrama üzerine kurulu. bu bağlamda Yes'ten başkasını düşünemiyorum sürreel bir atmosfer yaratma manasında. spesifik olmak gerekirse, kitapta Siddhartha'nın nehirin kenarında ruhunu dinlendirirken, gerçek uyanışa varması anlatılıyor. bu bakımdan close to the edge, yani nehrin kenarına yakın bir yerde. parça yine kuş cıvıltıları ile nehirin sesi beraber bitiyor.
And You and I'da Howe gitarını akort ederken başlıyor parça (ehe ilginç). güzel bir ritihm ile başlıyor gitar ardından moog giriyor. vokaller de farklı olarak daha armonik olmuş, eğer tabirim uygun ise. ikinci movement parçayı epik bir hale getiriyor mellotron ile. tabi ki vokal de bu atmosferi tamamlayan en önemli unsur bu bölümde. sürekliliği tamamlamak amacıyla gitar parçanın başındaki ritmine dönerek bir sonraki "movement"a yolluyor bizi. bu arada parça Isaac Asimov'un Vakıf serisinden esinlenilmiş yazıyor wiki'de. seriyi okumadığım için bilemeyeceğim.
son parça Siberian Khatru, albümün en eğlenceli parçası. Howe blues vari bir ritim ile giriş yapıyor ve sazı asla elinden bırakmıyor. nakarat kısımlarında duyduğumuz ritim de zaten benim seksi kategorisine soktuğum tarzda ritimlerden. parçanın diğer güzel yanı, diğerlerinin aksine bu parçada Chris Squire'ın bassını doya doya dinleyebiliyor oluşumuz. Rick Wakeman'ın harkulade sololarını da unutmayalım. ama bu parça Howe'un şov yaptığı parçadır.
MARILLION
HAPPINESS IS THE ROAD
bay.c | 08.10.2008
Happiness İs The Road albümünde Marillion bir önceki albüm Somewhere Else hattından devam ediyor. Yaşlanmaya yüz tutmuş Rock gruplarında görülen benzer özellik Marillionda'da açığa çıkmış: enerji kaybı,haddinden fazla hatta bayıklık sınırlarına yaklaşan bir sakinlik ve yorgunluk hissiyatı. Sanırım Marbless grubun kendi sınırlarını yıkıp parçaladığı son mükemmel albümdü, ardından gelen her albüm bende ayrı bir hayal kırıklığı yarattı. Bu durum o albümlerin kötü olmasından değil grubun Marbless ile çıtayı çok çok üstlere taşımasından kaynaklanıyor sanırım. Sonuç olarak albümün içinde, gerçekten üst düzey kalite seviyelerinde dolaşan 'This Train İs My Life', 'Trap The Spark', 'Espicially True' gibi besteler, Hoghartın mükemmel vokalleri, ipek kozası gibi örülmüş estetik zerafette sound var. Yinede Marillion'dan daha fazlasını bekliyorum, daha vurucu melodiler daha fazla heyecan ve şaşırtıcılık...Tekdüzelik boyutuna varan tekrarlar değil. Bu durum, benden daha çok Marillion hayranı genel fanları, Script For A Jester's Tears, Misplaced Childhoods, Seasons End, Marbless, mükemmel albümlere alıştırıp, kaliteli müziğiyle şımartmış Marillion'un hatası olsa gerek.