Kullanıcı Girişi | Üyelik
 
 
DREAM THEATER
SYSTEMATIC CHAOS
kingofloss__ | 21.06.2007
Dream Theater'ın bol tartışma yaratan Octavarium albümünden tam iki yıl sonra çıkardığı Systematic Chaos "kaos" yaratacağa benzeyen bir albüm...Yaratabilir çünkü Dream Theater'ın SFAM sonrası çıkardığı albümlerinde artık hiç çekinmeden gösterdiği etkilenimleri bu albümde de mevcut...Yine yaratabilir,çünkü çok güçlü ve dinamik bir albüm...Adı ile Dream Theater'ın "sistematik kaos" halini birebir anlatan bir albüm...

Albüm Octavarium'a göre daha sert ve dramatik olmasıyla dikkat çekiyor.Octavarium albümünde daha alternatif besteler sunan grup özellikle Muse,U2,Coldplay etkilenimleri kullanması nedeniyle çok eleştiri almıştı.Muse ve Coldplay gibi bir grubun Dream Theater'ı etkilemesi çok normal fakat Muse'un bir Alternative Rock grubu olması yani DT ile kıyaslandığında teknik ve sertlik açısından daha minimal bir grup olması muhtemelen hayranları böldü.Şahsen Octavarium'u çok beğenmiştim,özellikle Octavarium,gruba yöneltilen eleştirilerin aksine bol barındırdığı '70ler tatlarıyla tam bir müzikal şölendi.Systematic Chaos'un da DT üyelerinin Octavarium'dan bu yana etkilendikleri isimlerden tatlar barındıracağı kesindi ki grup üyeleri etkilendikleri isimleri üstüne basa basa belirtiyor artık...

Dream Theater'ın yaptığı albümlere bakılırsa her dönem belli isimlerden etkilenimler taşıdığı ve bu haliyle "post-modernizm"i yeniden derleyen bir grup olduğu görülebilir.Sanatın birçok döneminde olduğu gibi müziktede post-modern dönemler yaşanıyor.Çünkü şu ana kadar yapılabilecek çoğu tarz ve yapı,çeşitli yollarla yapıldı.Teknolojinin gelişmesi müzisyenleri yeni fikirlere yönlendirirken,etkilerini de istedikleri biçimlerde kullanma olanaklarını arttırdı.Images And Words'de Metallica,Iron Maiden gibi Heavy Metal grupları kadar Pink Floyd ve Rush gibi Progressive Rock gruplarının etkilerini kullanmışlardı.Awake'de var olan yapıyı daha sert ve karanlık etkilerle birleştirdiler.Bu açıdan bakılırsa,DT çok doğal bir şekilde birçok gruptan beslenen bir projedir.Günümüzdeki çoğu grup aynı şekilde,Porcupine Tree'yi Pink Floyd'a borçluyuz,Katatonia'yı ise Paradise Lost'a,Opeth'i ise Camel ve Morbid Angel'a,Metallica'yı Mercyful Fate,Venom kadar Thin Lizzy ve The Misfits'e borçluyuz...Bu örnekler oldukça çoğalabilir.Dolayısıyla etkilenimlerin göz önünde olması bence büyütülmemesi gereken bir durum...Bir çocuk annesinden babasından etkilenir,bu doğa kanunudur.Müziktede bu kural birebir geçerli...Bugün çoğu kişinin sırf bu yüzden eleştirdiği Dream Theater,çok değil 15 yıl önce yüzlerce grubun önünü açtı.Çok kez taklit edildi,klonlandı ama hala birçok kişi için büyük ilham kaynağı...(Sun Caged,Andromeda,Ice Age,Vanden Plas,Spheric Universe Experience,Dali's Dilemma,Lemur Voice ve daha niceleri...bu gruplar Dream Theater'a çok şeyler borçlular...)

Konuyu tekrar Systematic Chaos'a çevirelim.Mike Portnoy albümün sert,agresif,teknik ve dinamik olacağını söylemişti.Albümü dinledikten sonra kendisine katılmadan edemedim.Hatta şöyle bile diyebilirim bu albüm,Awake,Images And Words ve Scenes From A Memory'den sonra gelen en başarılı DT albümü olabilecek kadar güçlü...Genel anlamda grubun her döneminden esintiler de taşıyor.SFAM'dan,Images And Words'ten,Awake'den,Octavarium'dan tanıdık birçok melodi duyuyorsunuz.Dream Theater için yeni olan şeyler de bolca...Özellikle sert metal etkisi olan şarkılar resmen uçuruyor.The Mirror,The Glass Prison,This Dying Soul gibi sert DT şarkılarının da ötesinde sert kısımlar var albümde...Bunun yanında melankolik kısımlar da unutulmamış.Albüm genel olarak oldukça karanlık bir yapıda,Octavarium'daki I Walk Beside You gibi keyifli şarkılar aramayın bile...

Albüm mükemmel bir giriş parçası olan In The Presence Of Enemies Pt.I ile başlıyor fakat bu şarkıya sonra değinmek istiyorum.İkinci şarkı Forsaken,forumlarda "Evanescence with LaBrie on vocals" olarak lanse edildi.Fakat,şarkının Evanescence ile alakası bile yok.Sözleri Petrucci'ye ait olan şarkı,bir erkeğin bayan vampir tarafından ziyaret edilmesiyle ilgili...Genel itibariyle Dream Theater'dan çok beklemediğimiz yapıda ama oldukça güzel ve bağımlılık yaratan bir parça...LaBrie'nin vokalleri oldukça başarılı,Petrucci sade ama etkili solosuyla duygu patlaması yaşatıyor.Rudess ise mükemmel bir atmosfer yaratmış.Albümün en kısa şarkısı olan Forsaken,büyük ihtimalle ikinci single olacak ki çok uygun bir şarkı...

Constant Motion'u dinlemeyen bilmeyen kalmadı.Thrash'imsi riffler,Hetfield tarzı vokaller,yer yer Blackened'ı andıran melodiler,Portnoy ve Petrucci şovlarıyla '80ler Thrash'i ve Metallicasına selam çakan,albüme yakışan bir eser...Mike Portnoy'un yoğun temposundan esinlenerek yazmış sözleri,sert,agresif ve bol tempolu bir şarkı...

The Dark Eternal Night albümde beni en şaşırtan parçalardan biri oldu.DT tarihindeki en sert şarkı budur herhalde...Çok sert riffler,kendisini parçalayan bir Portnoy,müthiş bir Petrucci solosu,distorte LaBrie vokalleri,deli basslar...Özellikle bu şarkının sonuna,yani 7:33'te giren mükemmel,süper,kirli,karanlık riffe dikkat demek istiyorum.Jordan'ın continuum aletini ağlatmasıyla birlikte mükemmel uymuş,resmen Scarred tadı yaşadım.Çok güzel çok...(Şarkının sonunda Jordan'ın continuum ile yaptığı atraksiyonlar davul kayıtları sırasında tamamen emprovize olarak çıkmış)Ya da 5:53'te giren resmen Thrash/Death etkili o uçuk kısıma ne demeli?Müthiş lezzetli olmuş.Yer yer The Dance Of Eternity tadı aldım ben,bunu da belirtmeden geçmeyeyim.

Repentance,This Dying Soul'un introsuyla gelişen,sakin,melankolik ve resmen "Opeth" tadında bir parça...Vokallere Akerfeldt'i koyup,"Bu şarkı Damnation'dan çıktı." deseler inanırım.Ağır ve damardan ilerleyen bir şarkı olmuş.Portnoy'un 6DOIT'te başladığı Alcoholics Anonymous Suite'in sekiz ve dokuzuncu adımlarını içeren şarkı,The Glass Prison-This Dying Soul-The Root Of All Evil ile zıt bir yapıda,Portnoy bu durumu "Birgün bu şarkıları çaldığımızda o kadar süre sert gitmesinin uygun olmayacağını biliyorduk,bu yüzden biraz nefes almanın iyi olacağını düşündüm." diyerek açıklamış.LaBrie'nin sözlere can verişi çok içten,Rudess '70lerin tatlarını şarkıya monte ederek içli bir atmosfer yaratmış.Petrucci'nin şarkının ortasında attığı solo resmen Akerfeldt tadında,duygu dolu...Systematic Chaos'un sert ve değişken dinamikleri içinde resmen parlamış bu parça...Dinlerken hiç sıkılmıyor,aksine yaptığınız tüm pişmanlıkları notalarla paylaşıyorsunuz resmen...5.46'dan sonra Corey Taylor,Steve Vai,Chris Jericho,Dave Ellefson,Steve Hogarth,Joe Satriani,Mikael Akerfeldt,Steven Wilson,Jon Anderson,Neal Morse ve Daniel Gildenlöw'un "apology" konuşmalarını duyuyoruz ve şarkı aynı melankolisi ve '70lerden esintileriyle bitiyor,adamı resmen bitiriyor.

...ama albüm bitmiyor.

Prophets Of War'un girişine alışamadım.Muse tadında bir giriş var ama nedense beni hiç çekmedi.Fakat gitarların girişinden itibaren şarkı resmen "patlıyor".Albümde solo içermeyen tek şarkı olması bir yana,ana gitar melodisi solo aratmıyor.Sözleri LaBrie'nin yazdığı parça Irak Savaşı'na "Are we profitting from war?" diyerek gönderme yapıyor.Bu şarkı bana biraz Octavarium albümünden çıkmış gibi geldi.O albümdeki sounda çok benzeyen bir yapı var.

The Ministry Of Lost Souls'un girişini ilk duyduğumda gerçekten çok etkilendim.Biraz tanıdık bir melodi ama şarkıya çok güzel oturmuş.Şarkının hikayeside ilginç,boğulmak üzere olan bir kadını kurtaran fakat bu sırada kendisi hayatını kaybeden adamı,kadının merak etmesi ve onunla tanışmak istemesi dolayısıyla adamında kadını "kendi tarafına" almasını anlatıyor.Bazı yerlerde Styx nehrine göndermeler olduğunu da okumuştum.Şarkı LaBrie'nin sesine çok iyi giden bir yapıda ki bu albümde genel olarak Octavarium'daki Matt Belamy tarzı vokalleri yapması çoğu kişiyi mutlu etmiştir.Şarkıyı Rudess sürüklüyor diyebiliriz.Petrucci'nin riffleri de Rudess'i takip eder yapıda...7:09'dan itibaren şarkının teknik ve progresif yanlarını dinliyoruz,daha kaotik riffler ve melodiler,daha teknik bir Portnoy ve Myung sahne alıyor.Bu kısımlar bana yer yer SFAM dönemi teknik kısımları hatırlattı yine...Petrucci/Rudess paslaşmaları ile ilerleyen bu teknik kısımdan sonra yine Rudess önderliğinde şarkının sonlarına geliyoruz.Giriş melodisini Petrucci'nin solo olarak çaldığı bölümlerde can yakıcı...

In The Presence Of Enemies...Bu şarkı iki bölüm olsa da ben tek parça olarak değerlendirilmesinden yanayım.
Duygu...
Teknik...
Progresiflik...
Kaos...
Bu şarkı resmen albümün özeti...
DT'nin uzun şarkılarda asla batırmayacağının kanıtı gibi...

Birinci bölümün resmen beyinde patlayan girişi ve müthiş enerjisi ile DT'nin enstrumental kısımlardaki ustalığını tekrar gözler önüne seriyor.Klavyeler yine mükemmel,Petrucci ve Portnoy tekniğini yine konuşturuyor.Albümde vokal melodilerini en beğendiğim şarkı ITPOE...LaBrie'nin albümde performansını çok beğendiğimi belirtmiştim,ITPOE'de ise ayrı söylemiş.Özellikle ikinci bölümde beni benden aldı.Şarkını dramasını arttıran o kadar etkileyici vokaller var ki...Dinleyin de melekler sizler için düşsün.Myung'un da tekniğini resmen konuşturduğu ikinci kısım,DT'nin kapanış şarkılarını resmen adamı süründürecek tarzda yapma geleneğini yine devam ettirmiş.Teknik ve progresif,bir o kadar da duygulu bir şarkı olmuş ITPOE...Şarkının lirikleri oldukça metaforlu,ölüm anında yarı ruhunu "karanlık efendi"ye satarak Şeytan'ın(evil fallen angel diye geçiyor.) hizmetkarları arasında önemli bir yere sahip olmasını sağlıyor.Kendisi hem ölen sevgilisinin intikamını almak hemde insalık adına bir kurtuluk yolu aramak istiyor.Petrucci'ye göre ise bu sözler daha çok kişinin kendi içinde yaşadığı gerilimler ve karanlık tarafıyla yüzleşmesini konu alıyor.

Albüm hakkında tek eleştirim olacak,o da Octavarium ile müzikal olarak değil ama müzikal strüktür olarak benzeşmeler var.Tabii DT gibi albümleri birbirine bağlayan bir grubun bunu da bilinçli yapmış olması güçlü ihtimal...Örnek olarak son üç albümün final şarkıları çok güçlü şarkılar ama yapısal olarak ana kısım-teknik kısım-Rudess önderliğinde outro olarak gidiyorlar.The Ministry Of Lost Souls ve Sacrificed Sons'ta yapı olarak benzer.Tabii,bu albümlerin kalitesinden birşey götürmüyor ama küçük bir ayrıntı olarak belirtmek istedim.DT'nin müziği formülize olsun istemem ama biraz öyle oluyor gibi gözüküyor son iki-üç albüme bakılınca...Dediğim gibi belki bilinçlidir...

Albümü edinebilirseniz Special Edition olarak alın derim.İçindeki 5.1 Mix ayrı,Chaos In Progress belgeseli oldukça güzel ve keyifli,albümü daha detaylı öğrenme şansı veriyor bizlere...Türkiye'de çıkar mı bilemem ama imkanınız varsa yurtdışından uygun fiyatlara alabilirsiniz.Ben 18$'a aldım,Türkiye'ye albüm gelse de bu fiyatta olacağını sanmıyorum.

Son olarak,şunu demek istiyorum.Bu grubu çok seven biri olarak benimde en sevdiğim albümleri Awake'dir.Sonra Images And Words derim.DT'nin SFAM sonrası dönemiyle ilk dönemi sıkça karşılaştırılıyor ve hala "Nerede Awake,nerede IAW???" serzenişleri atılıyor.Bu artık geçilmeli...Adamlar hala güzel eserler yapıyorlar.Herkesin beğenisi tabii farklıdır ama bir ömür Awake ve IAW'a takılıp kalınmamalı...Tanrısal albümler,mükemmel albümler ama DT sadece o albümlerden ibaret değil...

RENAISSANCE
ASHES ARE BURNING
bay.c | 19.06.2007
Chopin tutkunu John Tout, işin içine orkestrayı katmaya karar verir. Bundan sonra gruba aralarında Londra senfoni orkestrasının da bulunduğu ünlü orkestralar albüm ve konserlerde eşlik etmeye başlar. Senfonik altyapının ilk meyvesi olağanüstü bir albüm olan Ashes Are Burning'dir. Bu arada grubu dışaradan destekleyen bir nevi gizli altıncı elemanı Betty Thatcher şarkı sözlerini yazmaya, John Tout ile birlikte orkestra altyapılarını düzenlemeye başlar. Thatcher'ın önemli katkıları yetmişlerin sonuna kadar devam edecektir. Albüm olağanüstü 'Can You Understand' ile açılır. Mükemmel bir intro, sürekli değişen ritim ve melediler, orkestanın kusursuz uyumu bu büyük şarkıyı unutulmazlar kategorisine yerleştirmiştir. Ardından gelen aynı güzellikte Let it Grow, Sonrasında zaman olarak daha kısa ve oldukça melodik, Radio Friendly diye tabir edilen bir şarkı olması sebebiyle grubun belkide en çok bilinen şarkısı olan, Carpet Of The Sun gelir. Ardından gelen hüzünlü melankolik şarkı The Harbour, bizi bir sonraki şahesere hazırlar ve son olarak sırayı (Bir nevi assolist şarkı) güzelliğini kelimelerle tarif etmemizin güçlüğü sebebiyle, muhakkak dinlenmesi gereken, albümle aynı ismi taşıyan Ashes Are Burning alır. Bu gizem, zerafet ve güzellik dolu şarkının Carniege hall konser yorumu stüdyo yorumunuda aşmıştır bana göre ve süresi daha fazla uzatılarak yaklaşık yarım saat icra edilir. Ayrıca şarkının sonunda oldukça hoş bir süpriz vardır...Andy Powell Evet Wishbone Ash efsanesi usta gitarist, Powell, konuk sanatçı olarak katıldığı bu albümde, bu şarkının stüdyo versiyonun sonunda unutulmaz mükemmel bir solo atarak albümü ve şarkıyı sona erdirir.

RENAISSANCE
PROLOGUE
bay.c | 19.06.2007
Bir yandan komik, bir yandan garip ama gerçek. Renaisance grubunu binbir zorlukla kuran, bir şekilde müzik dünyasına kabul ettiren kurucu kadronun as elemanları Keith Relf ve Jim Mccatrhy Uçağa binmekten korkuyorlardı. Bu yüzden çıkılması gereken ve grubu müzik dünyasına daha fazla tanıtıcak turneler iptal edildi sonrada bu iki eleman gruptan ayrıldı, ilk kadro dağıldı. Nasıl olduysa ilk kadroyla henüz çözemediğim bir şekilde bağlantısı olan ama bu kadroda hiç çalmayan klasik müzik özellikle Chopin tutkunu John Tout bir şekilde grubu ele geçirdi ve ilk kadrodan kimseyi almadan bambaşka kadroyla Renaissance'ı şu anda efsane olarak benimsediğimiz grubu yeniden oluşturdu. Peki kimler vardı bu yeni kadroda ?
John Tout(Klavye), haricinde progressive rock'ın meleksi sesi efsanevi hatun vokallerinden biri olan Annie Haslam, bas gitarda John Camp, davulda Terence Sullivan ve gitarda, Michael Dunford. Yeni kadro klasik müzik eğilimli ve eğitimliydi. Yeni sound ilk dönemdeki folk öğelerden çok senfonik rock tarzına evrilmeye başlamıştı, önemli klasik müzik eserlerinden Renaissance besteleri'ne sample'lar yapılıyor, önemli bestecilere (En başta Chopin) göndermeler yapılıyordu. Yeni kadronun bu ilk albümü daha sade yapıdaydı ve sadece grubun performansı üzerine oluşturulmuştu. Albümle aynı adı taşıyan aynı zamanda grubun klasik konser açılışlarında da, çalınacak efsanevi Prologue, müzik dünyasının Annie Haslam gibi dev bir vokali kazandığını müjdeliyordu. Bir başka efsane Kiev'i seslendiren ve mükemmel piyano solalarıyla bu şarkıyı unutulmazlar kategeorisine sokan John Tout, vokalininde hiç yabana atılmayacağını gösteriyordu. Her dinleyişimde tüylerimi diken diken etmeyi başarmış, ilk dinleyişimde güzelliğinden dolayı beni çıldırtmış bir şarkıdır, Kiev ve garip bir şekilde grubun Rus klasik edebiyatı ve Rus klasik müziğiyle olan bağının ilk halkasıdır. Ardından gelen Haslam'ın duru dingin vokaliyle bizi deniz kıyılarına çeken, Sounds Of The Sea, Albümün en tempolu çalışması Spare Some Love gizem dolu Bound For İnfinity ve Doğu hint müziği taşıyan enstrümantel şarkı Rajah Khan ile bu mükemmel ve yeniden doğuşun ilk meyvesi albüm sona erer.

RENAISSANCE
ILLUSION
bay.c | 17.06.2007
Renaissance ilk dönem kadrosunun son ve muhteşem kapanış albümü. Tam anlamıyla bir başyapıt olan bu albümde özellikle Keith Relf Vokalli 'Golden Threat', Jane Relf vokalli unutulmayacak klasik 'Face Of Yesterday', ikisinin düeti sayılabilecek 'Love İs all' ve muhteşem 'Mr. Pine', albümün öne çıkan şarkılarıdır. Aynı zamanda bu albüm, -Renaissance grubu kurucu üyeler ile yola devam etseydi, şu anda sevip benimsediğimiz Annie Haslam'lı kadrosunun yaptığı albümleri aşacak tarzda yapıtlar ortaya çıkarırmıydı?- sorusunu sordurarak kafa karıştırmıştır. Öyleki yıllar sonra kurucu kadronun ortaya çıkardığı adını bu albümden alan 'İllusion' adlı projenin ortaya çıkardığı olağanüstü albümler, bu kafa karışıklığını şahsım adına daha da arttıracaktır. Aslında, asıl hikaye bundan sonra başlar Rock tarihinin belkide en garip kadro değişimine tanık olmamıza bir sene gibi kısa bir süre kalmıştır sadece.

PORCUPINE TREE
FEAR OF A BLANK PLANET
megamefta | 16.06.2007
Steven Wilson önderleğindeki Porcupine Tree çaktırmadan kariyerindeki 20. yıla ulaşmak üzere ve grubun her şeyi gün geçtikçe çok daha çekici bir hal alıyor. Pek az 1990 larda çıkıp, 2000 lerde meşhur olan grup beni böylesine etkiledi ve müptelası yaptı (Riverside, Pain of Salvation ve Porcupine Tree ve Anathema ölümcül dörtlü). Aslına bakarsanız, Porcupine Tree'yi ilk dinlediğimde nefret etmiştim! Hatta muhtelif arkadaşlarıma "abi P.T. diye bir grup var bi s*k*m anlamadım" dediğim dahi olmuştu. Şans eseri ruh halimin berbat olduğu gecelerden birinde rastgele "The Creator Has a Mastertape" çalıyordu traş olurken. Çok iyi hatırlıyorum köpüklü köpüklü bilgisayarın başına gelip "bu kim ulan?" dediğimi. O günden beridir de kopamadım zaten kendilerinden.

İlk albümleri "On the Sunday of Life" hariç her albümde yepyeni bir p.t. esansı mevcut. Bir kaç demo ve geri planda kalmış şarkının yeniden kaydedilmesiyle oluşan bu albümü saymazsak, "Up the Downstair" ile hayallerin ötesine giden müzik yolculuğu başlamış oluyor. Hoş, ben hiç bir zaman şarkı sözlerini dinlerken anlayacak kadar iyi bir ingilizceye sahip olmadığım ve muhtemelen olamayacağımdan dolayı bu adamların şarkılarını hayal kurarak dinlediğimde değerleri kat ve kat artıyor. "Up the Downstair" 'den "Stupid Dream" 'e kadar olan kısım bir geçiş dönemi olarak adlandırılır genelde. Oldukça keyifli ve lezzetli albümler olmasına rağmen fazla tanınmamışlardır. "Stupid Dream" grubun şimdiye kadar en çok satan albümü. Hani bazı albümler vardır grubun kaderini değiştiren "The Dark Side of The Moon", "The Crimson Idol", "The Yes Album", "Operation Mindcrime" gibi.. işte onlardan biri de "Stupid Dream". Steven Wilson'un ağırlığını iyiden iyiye koyduğu ve konsept olarak kendisini seçtiği bir albüm. Her zaman 2000'li yılların "Pink Floyd" 'u olma ünvanını ellerine geçirdiler derim. "Lightbulb Sun" ve "In Absentia" ile mükemmeliyeti sıradan hale getiren adamların "Deadwing" albümlerini dinleyince kesinlikle kötü bir şarkı yapacaklarına dair en ufak korku kalmıyordu. Daha "Deadwing" 'i tam sindirememişken "Fear of A Blank Planet" ile gitgide asosyelleşen bizden bahsettikleri yeni albüm piyasaya çıktı. Şu ana kadar grubun Amerika'da en iyi liste başarasını (59. sıradan giriş yaptı) yakaladağı albümü aynı başarayı tüm dünyada da gerçekleştirecek gibi. Bu grubun en sevdiğim yanı her şarkısına eşit davranıyor. Hit yaratma veya bir şarkıyla popüler olma çabasında yerine geçmişteki çoğu grubun şu anda yapmaya korkutuğu şeye inat hala 15 dakika üzeri şarkılar yaparak geçmişe de bir nevi saygı gösterisi yapıyor. "Fear of A Blank Planet" şarkısını ilk dinlerken aklıma "Calexico"'nun "Cruel" 'i geldi. Girişi çok benziyor ama gerisi bambaşka bir serüven. Xbox (ve tabi günün tamamını video oyunlarına ayıran insanlardan)'u tanrı gibi gören insanlar yüzünden aile bozulan aile ilişkilerinden, hepsi birbirine benzeyen, aynı giyinen, aynı düşünen imitasyon insanlardan, kısacası albümün hikayesini oluşturan her şeyden bahsediyor. "My Ashes" albümün daha yumuşak ve yaylıların etkin biçimde kullanıldığı şarkılarından biri. Yağmurlu, kasvetli bir havası var. "Anesthetize" hakkında ne denilebilir ki ? Kesinlikle bir "Russia on Ice", "Arriving Somewhere But Not Here" etkisi bırakacak ilk dinleyişten sonra. Nerden girip nerden çıktığınız belli olmuyor yine. Hastası olacaksınız ne diyim ? Albümün diğer yarısı da oldukça iddialı. "Sentimental" piyanoyla giriş yapan ve synthlerin yön verdiği müthiş bir şarkı. Çok güzel akılda kalıcı bir nakaratı var. İlk single olarak yayınlansaydı oldukça iş görürdü. "Sleep Together" benim albümdeki favori şarkım. Steven Wilson'ın meleğin kulağına fısıldayan ses tonu ile giriyor, yavaş yavaş heyecanlanıyor. 01:38 den sonra ilk darbeyi vurup, 02:04 de yaylıların girişiyle doruğa ulaşıyor. Yine harikulade bir nakarata takriben giren yaylı solosuyla albüm ve şarkı son buluyor. Bu şarkıyı haftalar boyunca tekrar tekrar dinleyeceğinizden şüphem yok.

"This is fate, This is your escape, Leave here now, Leave here, like it's alright"

Biliyorum şu ana kadar hep Steven Wilson'dan bahsettim ama aslında tüm şarkılara bambaşka bir hava katan eski "Japan" klavyecisi Richard Barbieri ve grubun 14 yıllık basçısı Colin Edwin'in de albüme katkıları had safhada kesinlikle. Artık onlar olmadan P.T.'nin aynı atmosferi yakalamasının çok zor olduğunun farkındayım, önlerinde saygıyla eğiliyorum ve bir gün canlı izleyeceğime dair söz veriyorum kendilerine. Albüm ise 2007'nin muhtemelen en iyi albümü olacak benim ve birçoğumuz için. Ama ben son yorumumu Anekdoten'in yeni albümünü dinledikten sonra yapacağım.

RENAISSANCE
RENAISSANCE
bay.c | 16.06.2007
The Yarbirds'den kopan vokalist Keith Relf, kyzkardeşi jane Relf, davulcu Jim mc carthy, klavyede; John Hawken ve bas gitarda Lois Cennemma tarafyndan kurulan grup daha folk bir tarza yönelmeyi tercih etti. Oldukça başarılı bu ilk albümde bana göre olağanüstü bir vokale sahip jane Relf, albümün sounduna büyük katkılar yapmıştı. Bunun yanında albümün sözel ve müzikal yükünü sırtlayan Rock müziğin arka planda kalmış talihsiz kahramany Keith Relf'in albümün başarında katkısı çok büyüktü. Özellikle Kings and Queens ve Island gibi parçalar ile müzik dünyasyna sessiz ama derinden bir ilk adım attı Renaissance.

 
25
 
Dream Theater'da Ayrılık
Steven Wilson ve Mikael Akerfeldt'den yeni albüm
Gazpacho'dan Yeni Albüm
Blackmore's Night'dan yeni bir albüm haberi.
Yeni bir Türk Progresif Rock topluluğu: Nemrud
Renaissance'den yeni bir DVD...
Tarihi buluşma
Renaissance geri döndü...
ELP'den boxset müjdesi.
Alan Read ilk solo albümü için stüdyo'da.
 
 
 


2006 - 2010 Progturk.com
Bu site progarchives.com'dan esinlenerek hayata geçirilmiştir.
Destek: Last.fm ProgressiveTR grubu
Kodlama ve Tasarım: Anıl "megamefta" Okay