Türk ve Fransız müzisyenlerinin ortaklaşa kurdukları 'Asia Minor' bu ikinci albümleriyle birlikte kendi çapında küçük bir başyapıt yaratmayı başarmış gözüküyor. İsmi ve müzisyenlerinin yarısının kökeni itibariyle doğu sounduna meyilli olacağı belli olan grubun, bu yönde yararlanacağı en büyük referans grup Camel'ın müzikal izlerinin peşinden gitmesi bu kaydın kalitesini arttıran ayrı bir etken.
Albüm boyunca hissedilen melankolik ve hüzün yüklü notalar bir taraftan tuhaf bir huzur veren gizemli hava her yönüyle ayrı ve başarılı bir kayıtla karşı karşıya olunduğu hissiyatını albümün her bir dakikasında dinleyen bünyelere buram buram yaşatıyor. Yaklaşık 35 dakika süren 'az ama öz' olarak nitelendirebileceğimiz çalışmada grup üyelerinin gerek vokal gerekse enstrüman yönünden albümün bütünlüğünü tamamlayan başarılı performansları karşısında 'grubun ömrü neden bu albüm gibi çok kısa sürdü?' şeklinde sorular sormaktan kendimizi alamıyoruz. Her başyapıt albüm gibi şarkı şarkı ayırmadan Between Flesh And Devine'ın tamamının büyük keyifle dinleneceğini düşünsemde özellikle ilk iki şarkı 'Nightwind' ve 'Northern Lights' hakkında ayrıca krıtik yazılacak kadar mükemmel çalışmalar olduğunu özellikle belirtmek istiyorum.
Sözün özü; bu tarzda etiket olmuş grup ve albümlerle yetinmeyip işin derinine inmek ve gölgede kalanlarla ilgilenmek isteyen koleksiyoner müzikseverler, Between Flesh And Devine'ı gönül rahatlığıyla müzik arşivlerine katabilirler.
EAST OF EDEN
MERCATOR PROJECTED
bay.c | 04.11.2009
Birbirinden yetenekli beş müzisyenin oluşturduğu East Of Eden grubu bu ilk albümleriyle 1969 yılının ve genel olarak tüm Pogressive Rock tarihinin en önemli debut albümlerinden birini ortaya çıkarmış olmasına rağmen, kendileri gibi mükemmel olan bir çok grubun başına gelen müzik tarihinin arka planında kalma hatta derinlerine gömülme talihsizliğini yaşamıştır. Grubun bu durumu ile ilgili olarak, 'iyi ve doğru olanın adresine ulaşması çok uzun zaman alabilir' değerlendirmesi yaparak, topluluğu halen tanımayan Progressive Rock severlere bu grubu tanıtmanın zamanı 'çoktan gelmiş hatta geçmiştir' diyerek albüme geçelim.
Mercator Project albümünde ilk olarak oldukça özgün bir sound ve grup üyelerinin enstrüman mehareti karşılamaktadır bizleri. Dave Arbus ve Ron Caines'in multi-enstrümantalist olarak nitelendirilebilecek özellikleri dışında özellikle nefesli çalgılarda ve yaylı çalgılardaki ustalıkları albümün başarı çıtasını en üst seviyeye taşıyan en önemli etkenlerdir. Grubun genel soundunu belli bir çerçeveye oturtup tanımlamak oldukça zor. Yaylıların sıklıkla kullanımı yüzünden senfonik progressive etiketi yapıştıralım dediğimizde, nefeslilerin kullanımıyla ortaya çıkan fusion ve caz öğeleri bize kategori dışı bir albümle karşı karşıya olduğumuz hissiyatını aşılayarak, kısır tür tanımlamaları kasılmalarından vazgeçiriyor. Dave Dufont doğru yer ve doğru zamanda işleyen ritim duygusu ve yeteneğini gösterdiği baterisiyle, Geoff Nicholson birbirinden can alıcı sololar patlattığı gitarıyla, Steve York şarkıların meleodik çerçevesini ve alt yapısını başarıyla çizen bas gitarıyla bu mükemmel kimyayı tamamlıyorlar. Albüm, şarkı şarkı değerlendirilmesine gerek olmayacak oranda başarılı. Bu yüzden tüm albümü tek bir şarkı gibi algılıyor zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.
Sözün özü, müzik tarihinin karanlık köşelerinde kalmış, keşfedilmeyi bekleyen bu grubu benim gibi farkeden şanslı dinleyecilerden biri olmanız temennisiyle, sizleri cennet'in doğusuna davet ediyorum.
PORCUPINE TREE
IN ABSENTIA
omardiyejon | 03.11.2009
Porcupine Tree'nin progressive metal kapılarını sevenlerine araladığı albüm olarak kayıtlara geçmiş bir albümdür In Absentia. 'modernize pink floyd' olarak tanımlanabilecek bir müzik icra eden porcupine tree, steven wilson un dehası ile 'metal' müzikte de hiç yabana atılamayacak ve bana göre mükemmel bi iş çıkarmışlar.
albümde dikkati ilk çeken nokta gavin harrison. 2002 ye kadar kısmen sessiz sedasız yeteneklerini ön plana fazla çıkarmadan(buna steven wilson un yazdığı şarkıların karakteri sebep olarak görünüyor) gelen bi davulcu gavin. fakat biraz daha aksak riffler, daha melodik bir bass ile gavin harrison da coşmuş ve o albümden itibaren evrilerek yine bana göre en iyi aktif davulcu haline gelmiştir. tabi diğer dikkat çekici noktalar ise distortion(porcupine tree tarihinde ilklerden biridir), double cross davul partisyonları gibi 'metal' elementler.
şarkılara değinecek olursak lips of ashes ilk dikkat çeken eser bana göre. tam bir steven wilson dehası gizli bu şarkının içinde. the creator has a mastertape ve strip the soul ise albümün sert karakterini perçinleyen parçalar olarak göze çarpıyor. yine bir trains ve wedding nails de porcupine tree tarihine adını altın harflerle yazdıracak eserler.
uzun lafın kısası bana göre 5/5 lik bir albüm. progressive müziğin evrilmesinde mihenk taşlarından biri olarak duruyor. zira porcupine tree çoklu bakış açılarıyla müziği sürekli ileri taşıyan bir grup ve yaptıkları deneysel işler bu açıdan çok önemli...
SHADOW GALLERY
DIGITAL GHOSTS
enchant | 03.11.2009
Bir müzik türünde hep öncü topluluklar olmuştur en başta giden bayrağı sallayan. Shadow Gallery bunu çeşitli sebeplerle başaramamış ve devamlı arka planda kalmayı tercih etmiş ve bir türlü şeytanın bacağını kıramamış topluluklardan birisidir. Bunun sebepleri çok çeşitli. Plak şirketi sorunu, müzikalitenin içerdiği ciddi ve elit yaklaşımlar hep kendilerini bir plan uzak tutmuştur bu camiaya. Progressive Metal deyince aklınıza ilk önce Dream Theater, Pain Of Salvation gelmiştir ama bir türlü Shadow Gallery’i pastanın bir bölümüne bile yerleştirememişizdir. Oysaki önümüzde duran ürün bırakın bugünü, geçmişle gelecek arasında bağ kuracak derecede çeşitli, ruh dolu ve hissiyatlıdır. İlk albümüyle türlü şanssızlıklar yaşayıp “Tyranny” ve “Room V” gibi şaheser albümlerle kendini kabul ettiren grubun geçen sene vokalisti Mike Baker kalp krizinden vefat etmişti. Bu süre zarfında grup dağılacak mı devam mı edecek düşüncesi gitarist Gary Wehrkamp’ın “Shadow Gallery devam edecek…” açıklamasıyla son bulmuştu. Daha önce yerel gruplarla çalışan aslen gitarist olan Brain Ashland grubun yeni vokalisti oldu ve son albümleri de “Digital Ghosts” adıyla piyasaya çıktı.
“Digital Ghosts” muhteviyatını müzikal olarak en başta Rush, Yes, Pink Floyd, Queen, Iron Maiden gibi gruplardan alıyor. Konsept olarak ise topluluk yine insanın iç dünyasına yolculuk yapıyor ve dolayısıyla sosyal meselelere de göz atıyor. Bu sebeple daha önce “Room V” albümündeki konseptinden de yararlanıyor. Hatırlanırsa o albüm “V For Vendetta” filmindeki “V” hakkındaydı ve adalet sistemi ve eşitsizlik gibi konuları da içeriyordu. “Digital Ghosts” bir bütün olarak olmasa bile ayrı ayrı bu konuları içermekte.
Vokalist Brian Ashland’in Queensryche vokalisti Geoff Tate’ı andıran bir sesi var. Bununla birlikte Mike Baker ve artık aramızda olmayan Crimson Glory vokalisti Midnight’tan da yoğun etkiler taşıyor. Biz çok başarılı bulduk. Çok özgün olmasa bile şarkıların karakterini ön plana rahatlıkla çıkarıyor ve önemli olan da bu.
Albümde kullanılan koral vokal bölümleri Queen etkileri taşırken klavye tonları “Tyranny” albümünü, ritim gitarlar ise “Legacy” ve “Room V” albümündeki tonları anımsatıyor. Ritim gitarlar daha önce hiç olmadığı kadar teknik çalınmış ama buna rağmen duyguyu kaybetmeden işlenmiş. Bu da Shadow Gallery’nin klasik özelliğidir diyelim. Daha önceki albümlerde yer alan davulcu Joe Nevolo ayrılmış ama sadece iki şarkıda katkıda bulunmuş. Diğer şarkıların davul bölümlerini ise gitarist Gary Wehrkamp halletmiş. Davul tonları bir parça rahatsızlık verebilir ama defalarca dinlediğinizde hiç sırıtmıyor ve zamanla diğer enstrümanlarla birlikte iyi tonlandığına şahit oluyorsunuz. Ve yine daha önceki albümlerde yer alan piyano ve synthesizer uzmanı Chris Ingles’ın gruptan ayrılması piyano bölümlerinin azalmasına sebep olmuş.
Şu şarkı iyi, şunun şurasına iyi bölümler var gibi bahsetmek istemiyorum çünkü albüm komple müzik ziyafeti sunuyor bizlere. Ama önemli olan birkaç noktaya da değinmemek olmaz. “With Honor”un sonlarındaki piyano bölümleri ve koral vokaller size çok şey hatırlatacaktır. “Venom” adlı şarkıda vokaller Suspyre adlı gruptan Clay Barton’a ait. Aynı şekilde “Strong” adlı şarkıda ise Primal Fear”dan Ralf Scheepers” vokallerini konuşturmuş durumda. Son olarak bahsedecğim bir nokta ise albümle aynı adı taşıyan “Digital Ghost” adlı şarkı. Pink Floyd ve YES dinleyicileri bu şarkıya kesinlikle kulak vermeli, çünkü şimdiye kadar Progressive Metal müzikte böylesine geçmişine bağlı bir beste ortaya pek çıkarılmadı. Pink Floyd’un eski dönemini hatırlatan vokal tarzları da artı bir nokta. “Digital Ghosts” içerisinde Hammond Org tınılarının bile kullanıldığı eski tarz bir Progressive Metal albümü. Geleneksel yaklaşımlı yeniliklere kısmen de olsa izin veren bir albüm. Ve grubun şimdiye kadar ortaya çıkardığı en arıza tınılara da sahip. Zaten “Digital Ghost” ve “Haunted” gibi şarkılara kendinizi esir ettiniz mi gerisi de geliyor ve şarkılara aşık olmanın tadına varıyorsunuz.
OSIRIS
OSIRIS
bay.c | 02.11.2009
Progressive Rock tarzında ender görülen ( Belkide hiç görülmeyen) bir olay... Arap yarımadasından bir grup...
Evet, Bahreyn çıkışlı topluluk Osiris ülkeleri kadar, Camel ve Genesis esintili oldukça başarılı müzikleriyle dikkat çekiyor. Geldikleri coğrafya itibariyle soundlarındaki oryantalist öğlelerin yanında, grubun her bir elemanının averaj üstü enstrüman ve vokal performansları oldukça kaliteli besteler, grubun kendi adını taşıyan ilk albümü Osiris'de göze çarpan özellikler.
1979 yılından 2007 yılına dek dört adet stüdyo, bir adet konser albümü çıkaran topluluğu, Arap müzisyenlerin, Progressive Rock'a yaklaşımını merak eden dinleyicilere tavsiye ediyorum. Osiris'i dinlemeyi tercih ettiğiniz takdirde, merakınızın tatmini yanında çok büyük müzikal keyifler yaşayacağınızı garanti edebilirim.
FATES WARNING
A PLEASANT SHADE OF GREY
omardiyejon | 29.10.2009
progressive metal camiasının üvey evladı fates warning, queensryche ve dream theater devrimlerini bu grupların gölgesinde kalarak geçirmiş fakat ardından bayrağı devralmış, mükemmel albümler sıralamış bir gruptur. 'melodik progressive metal' olarak tanımlayabileceğimiz bir müzik türünü icra eder bu saygıdeğer abiler. ve bana göre çıkardıkları en iyi albüm(prog metal dünyasının da en iyi 5 albümü listesine kafadan girer) a pleasant shade of grey dir...
albüm tabi ki bir konsept albüm. öyle 'dinlerken tek şarkı dinliyomuş gibi oluyo ' geyiklerine hiç girmiycem, zira konsept albüm öyle olmalıdır. 12 şarkılık albümde şarkıların spesifik isimleri yok, part part ayrılmış durumdalar. esasında önceki albümün (inside out) ellerinde patlamasının ardından (ki güzel bi albümdür aslında) ticari başarı elde etmek isteyen bu abilerin seçtiği yol biraz riskli şarkıların part part olması itibariyle.
albümle ilgili vermek istediğim ilk ayrıntı klavyede kevin moore un oluşudur. zira kevin moore grubun melodik havasına hava katmış, basit ama vurucu partisyonlarla albümü çok başka yerlere taşımıştır. bu noktada jim matheos-kevin moore uyumuna da dikkat çekmek istiyorum tabi ki. jim matheos un tam bir riff canavarı olması ve genelde aksak riff yazması kevin moore un çalış stiliyle mükemmel bir uyum oluşturmuş. yine bateride mark zonder inanılmaz işler yapmış bana kalırsa. 'progressive davul nasıl çalınır' konusunda derslik işler çıkarmış bu albümde abimiz. ray alder ise vokalde yine biraz sinir bozmuyor değil. en azından durum benim için bu...uzun lafın kısası mükemmel bir albüm efendim. bence progressive metal aleminin en iyi 3. albümü...