Author Topic: Tarihin Tozlu Raflarında Progressive Rock  (Read 37257 times)

enchant

  • Genel Moderatör
  • Posts: 580
    • View Profile
    • Email
Ynt: Tarihin Tozlu Raflarında Progressive Rock
« Reply #15 on: Ağustos 07, 2012, 06:37:41 ÖS »
                                                    AMERİKA’DA PROGRESSIVE ROCK

                   

           
               Bu müziği dinleyenler arasındaki tartışmalardan birisidir “Amerika’dan progressive rock grubu mu çıkar? “Amerikalılar ne anlar bu müzikten? gibi düşünceler progressive rock sohbet ortamlarının vazgeçilmez konularındandır. Bir krautrock kökenli Alman progressive rock gruplarını dinleyene sorsanız gülüp geçebilir ya da “kapatın konuyu!” şeklinde bağırıp çağırabilir, ancak Amerikalı grupları da pek yabana atmamak gerek. Ne de olsa onların Jefferson Airplane’i Grateful Dead’i The Alman Brothers Band’i var öyle değil mi? Her ne kadar blues ile beslenen bir ülke olsa da gerek senfonik rock gerekse de deneysel tarzlarda oldukça isim yapmış grupları mevcuttur bu ülkenin. Caz ve türevlerinin de yorumlandığı birçok topluluğu da vardır. Bir krautrock ya da space rock tarzında Almanya kadar ya da senfonik rock tarzında İngiltere ve İtalya kadar yetkin olmayabilir ama en azından yeni dönem gruplardan çok kaliteli sayılabilecek isimler de vardır. Amerika’nın blues ile beslenmesi bu müziğin Amerika’daki gelişiminin önünü tıkamıştır. Klasik müzik ile Avrupa kadar içli dışlı olmaması, devamlı blues rock gruplarını çıkarmaları ve ayrıca southern rock gibi apayrı bir olayın yaratıcıları olmasından dolayı progressive müzik sadece caz ve enstrüman bazlı virtüözite sanatçılarının gelişimini sağlamıştır. Bir parantez daha açmak gerekirse progressive müziğin daha sert bir şekilde icra edildiği progressive metal gibi bir tarzın gelişmesinde de Amerika oldukça olumlu bir rol oynuyor. Post Rock, Indie Rock ve elektronika alanlarında da çok güçlü isimleri mevcuttur bu ülkenin; Tortoise ve Explosions Of The Sky gibi…

GRATEFUL DEAD


                   Amerika’nın eski dönemden itibaren çıkardığı progressive rock icra eden isimlerine gelecek olursak kuşkusuz en bilinen toplulukları Kansas ve Happy The Man olmuştur. Pavlov’s Dog’u daha önce açıklamıştık. Kansas, senfonik rock besteleri ile bir döneme damgasını güçlü vururken “Song For America”, “Masque”, “Leftoverture” gibi albümler rock klasikleri arasına girmiştir. “Carry On Wayward Son” ve “Dust In The Wind” ise artık birçok dinleyicinin ezbere bildiği şarkılardan olmuştur.


Happy The Man ise caz dokunuşlu müzikleri Genesis ve YES tarzındaki müzikleriyle 70’lerin başında olmasa bile 70’lerin sonuna doğru albüm çıkarmaya başlamış ve devamında iyi eserler vermiştir. İlk albümü “Happy The Man”, “Crafty Hands” ve “Beginnings” gibi şaşırtıcı çalışmaları mevcuttur. 2004 yılında ise “The Muse Awakens” ile geri dönmüşler ve çok güzel bir prog fusion eseri bırakmışlardır. Kansas etkili senfonik müzik yapan 1970’lerde kurulmuş bir grup da Ethos’tur. 75 yılı  “Ardour” albümüyle çok iyi çıkış yakalamışlar ve senfonik tarzda Amerika’dan iyi bir örnek olmuşlardır. 1980’lerin grubu Cartoon da öyledir. Bir dönem adından söz ettirip ortadan aniden yok olmuşlardır. 81 yılı aynı adlı albüm ve sonraki “Music From The Field” ile Zappaesk tarzı müzikleriyle iyi bir etki bırakmışlardır. Yine eskilerden gidilecek olursa bir H.P. Lovecraft vardır ki bu grup pek bilinmez. İsmini ünlü gotik yazar H.P. Lovecraft’dan alan grup 1960’larda kurulmuş Psychedelic müziğin temellerinin atılmasında büyük rol oynamıştır. Psychedelic Rock’ın progressive’e etki-geçiş aşamasında kilit görevi görmüşler ve bu sayede bir köprü olmuşlardır. Bir Jefferson Airplane gibi isimleri pek duyulmamıştır ama psychedelic rock denince H.P. Lovecraft bazı kült dinleyicilere göre bir marka sayılmıştır. 67 yılı aynı adlı ilk albüm ve sonraki “H.P. Lovecraft II” bu uğurda dikkat edilmesi gereken çalışmalardandır.



Burada bir de Captain Beyond ismini zikretmek gereklidir. Vokallerinde Deep Purple’ın ilk vokalisti Rod Evans’ı göreceğimiz bu grubun müzikleri ise yine Deep Purple’daki gibi “heavy” öğeler taşıyor. Eski dönemlerden Pavlov’s Dog da Amerikalı bir topluluktur ve daha önceki sayfalarımızda detaylı olarak açıklamıştık kendilerini.

             Dixie Dregs ise caz fusion alanındaki en iyi isimlerden birisi sayılır. Steve Morse, Jerry Goodman, Dave LaRue gibi isimlerden oluşan grup Mahavishnu Orchestra’nın açtığı yolda ilerliyor ve hep bu tarz albümlerle karşımıza çıkıyor.  Avantgarde caz topluluğu Thinking Plague da bahsetmek istediğim bir diğer isim. 1980’leri birbirinden üstün çalışmalarla geçirmiş klasik müzik, caz gibi iki ana türü birbirine yaklaştırmıştır. Bu sayede de öncü gruplardan birisi olmuştur. 1980’lerin grubu olan Djam Karet ise bir diğer ismini duyurup, caz ve psychedelic etkili müziğiyle dikkat çekmiş grup. Progressive rock dinleyenler hangi taraftan olurlarsa olsunlar mutlaka kendilerini takdir eder ve severler.



1980 döneminden pek bilinmeyen başka bir isim de Black Sun Ensemble’dır. Arizona’nın tozlu yollarında ayakta kalmayı başarabilmiş Amerikan psychedelic rock grubudur kendileri. Folk müzikle de ilgisi olan bu topluluğun 80 dönemi yani ilk çıktığı zamanlardaki müzikleri takip edilip dinlenmelidir. Sitar’ı müziklerinde çok kullanırlar ve bu o kadar güçlü bir ambiyans verir ki diğer albümlerini takip etmemek için kendisini zor tutarsınız. Bu grubun 2008 yılında çıkan albümü de nefistir. Canterbury Sound’un Amerika topraklarında yetişmiş, son yıllardaki en kaliteli isimlerinden biri de “Texas Dust” şarkısının yaratıcıları Echolyn’dir. Özellikle “As The World”, “Cowboy Poems Free” ve “Mei” çalışmalarıyla dikkati çekmiştir ve çekmeye de devam etmektedir. Gitarlarda yer alan Brett Kull –Amerika’nın önde gelen şarkı yazarlarındandır ayrıca- ve klavyedeki Christopher Buzby yıllarca elele vermiş “progressive americana” yönüyle ve yoğun Gentle Giant, Jethro Tull etkili müzikleriyle birçok dinleyiciyi de peşlerinden sürüklemekteler. 2012 yılında kendi adıyla piyasaya sürülen son albümüyle de Echolyn deyim yerindeyse hedefi tam onikiden vurmuştur.



Doğaçlama müziği Amerikanın ilgilendiği diğer bir alan. Özellikle "jam" yani doğaçlama grupları bazı müzik topluluklarında progressive rock ile sentezlenip öyle veriliyor. Bunlara da "jam band" adı veriliyor. bu tarz gruplar ise müziklerinde country, folk, bluegrass, blues, progressive rock, psychedelic rock ve elektronik müziği başarıyla sentezleyip öyle sunarlar dinleyiciye. çok uzun şarkı yapıları vardır. Amerika'daki bu hareketin başlangıç grupları ise Grateful Dead ve sonradan gelen Phish olmuştur. Bu iki grupta deyim yerindeyse devasa müzikleriyle insanı hayrete düşürürler. Grateful Dead Jerry Garcia'nın önderliğinde gelişen bir topluluktur. Grateful Dead kimdir deseniz size Jerry Garcia ismini vereceklerdir. Ürettkileri şarkılar doğaçlamanın örneklerini teşkil eder. Bir diğer toplulukta Phish'tir. Amerikalı bu toplulukta Trey Anastasio ve Mike Gordon öncülüğünde yıllardır başarılı işler yapıyorlar ve dinleyicileri her zaman onları takip ediyor. Amerika'nın diğer önemli jam band grupları ise Little Feat, New Riders of the Purple Sage, Béla Fleck and the Flecktones, Blues Traveler, Dave Matthews Band, Medeski Martin & Wood, Widespread Panic, moe. ve  Umphrey's McGee'dir. Umphrey's McGee özellikle progressive rock'a da yakın durur.

Dumanlı ortamlarda yaşayan dumanı seven KAFA bir topluluk: P H I S H


           Yeni dönemlerden ise kuruluşu 1990’ların ortalarına kadar giden psychedelic space rock topluluğu Subarachnoid Space, Hawkwind etkili müzikleriyle ayakta kalmaya çalışan Amerikalı topluluklardan birisidir. “Endless Renovation” ve “Also Rising” gibi albümlerle eski soundları hatırlatan bir yapısı da vardır bu grubun. Bir diğer psychedelic space rock grubu da Architectural Metaphor’dur. Bu grubun Amerika’da ve başka ülkelerde dinleyicileri oldukça fazladır ve genellikle Hawkwind, Amon Düül II sevenler bu grubun takipçisi olmuşlardır. Aynı tarzdan ismini zikredebileceğim bir diğer yakın dönem topluluk ise Farflung’dur. Bu grupta eski dönem soundu müziklerinde kullanmaktadır. 2002 yılında Arabesque isimli toplulukta Camel ve YES etkilerini birleştirmiş detaylı bir caz soundu ile “Tales of Power” adlı albümü çıkarmıştır. Konsept yapıdaki bu eser zengin melodileriyle dikkati çeker.

           ELP’nin ve dolayısıyla Keith Emerson’un hastası diyebileceğim bir müzisyen olan Mark Robertson’un –kendisine yeni nesilin hammond org dâhisi de denmektedir.- grubu Cairo Amerika’da doğmuş ve birbirinden güzel üç albümle kariyerini noktalamıştır. Özellikle “Conflict And Dreams”in güzelliğine dikkat çekmek isterken albümde bulunan “Corridors” ve “Valley Of The Shadows” eserlerini hammond org sevenlere şiddetle tavsiye ederim. Bu tarz isimlerinde bir “etkileşim” grupları olduklarını belirtmek gerekir. Ya ELP ya Genesis ya da Jethro Tull gibi gruplardan yoğunlukla etkileşim alır ve böyle müzik yaparlar.


Neo-Progressive Rock’ın en iyi isimlerinden birisi olan Iluvatar’da Genesis ve Marillion etkili topluluklardan birisi olmakla birlikte öncelikle “Children” ve “A Story Two Days Wide” gibi albümleri gayet kalitelidir. Bu grup müziğe yıllarca ara verdi fakat şu zamanlarda yeni bir kayıt üzerinde çalışmaktalar. Aylar sonra beklediğimize değecek bir albüm dinleyeceğimizden de şüphemiz yok.


Tennessee diyarlarının senfonik rock grubu Glass Hammer da iyi albümler üreten isimlerden. Bazen senfonik bazen folk çalışmalarla karşımıza gelen bu topluluk Fred Schendel ve Steve Babb öncülüğünde yıllardır kaliteli işlere imza atıyor. “Chronometree”, “Shadowlands” ve “The Inconsolable Secret” adlı albümleriyle çıtayı epey yükselten grup Jon Anderson’un (YES) konuk olduğu “Culture of Ascent” adlı konsept albümüyle yine adından söz ettirdi. Son yıllarda yaptıkları "If" ve "Cor Cordium" gibi konsept albümlerle dinleyiciden tam not aldılar. Yeni vokalistleri Jon Davison ile yeni denizlere yelken açan topluluk yeni albümü için de stüdyoda...


San Francisco şehrinin prog devlerinden birisi olan Enchant ise “A Blueprint of the World” gibi kaliteli ve dev bir “debut” albümle 90’ların başında ortaya çıktı. Çiğ soundlu “Wounded” ve “Time Lost”, Rush’a sağlam bir selam verdikleri “Juggling 9 or Dropping 10” ve “Tug of War” gibi kaliteli albümlerle dinleyicilerini sevindirmişti. Onlarda şu sıralarda yeni albüm hazırlığındalar. Eski Enchant davulcusu felsefeci filozof Paul Craddick’in funk/pop/caz projesi XEN’den ise hiçbir haber yok. “84.000 Dharma Doors” adlı bu albüm çıkalı uzun bir süre oldu fakat bir çalışma var mı yok mu hiç kıpırdama göremiyoruz.



            Kansas elemanı Kerry Livgren’in bir projesi olan Proto-Kaw ise bir diğer isim. Senfonik Rock projesi olan bu oluşum karanlık rock şarkılarıyla son zamanlarda progressive dinleyicilerin en beğendiği isimlerin başında geliyor. Yarattıkları iki albümle de kalitelerini konuşturmuş durumdalar. 1990’larda çıkmış ve son zamanlarda çıkarttığı albümlerle belli bir kitlenin kendilerini izlediği Spock’s Beard grubu da has Amerikalıdır. Genesis etkili “Beware of Darkness” ve “The Kindness of Strangers” kendilerini tanımak için yeterlidir. Bu iki albümle geleneksel prog müziğin örneklerini sergilemişler “Feel Euphoria” albümüyle de sade rock tarzına geçiş yapmış prog müzikten biraz uzaklaşmışlardır. Grubun en isim yapmış müzisyenlerinden olan Neal Morse ayrıldıktan sonra ise gruba vokalist olarak Enchant vokalisti Ted Leonard geçmiştir ve konser kayıtlarından da anlaşılmaktadır ki Ted grupla iyi bir kimya yakalamıştır.



Amerika’dan çıkan ve son zamanlarda çok iyi bir çıkış yakalayan Phideaux grubu da bu ülkenin gurur kaynaklarından birisi. Genellikle konsept yapıdaki albümleri sayesinde elit müzik dinleyen dinleyicilere hitap eden topluluk “Chupacabras”, “313”, “Doomsday Afternoon” ve 2009 yılı “Number 7” ile çıtayı epey yükseltti, hatta “Number 7” ile öyle bir hikaye yakaladılar ki bu son yıllarda prog tarihinde görülmüş bir şey değildir. Bu kadar güçlü bir albüm yaratmaları Amerika’da da bu müziğin ölmediğinin bir kanıtıdır. Grup 2012 yılında da adından söz ettiriyor.


                Progressive Rock şirketi Magna Carta’nın lanse ettiği Under The Sun 2000 yılında albüm çıkarıp aniden ortadan kaybolan gruplardan birisi oldu. Grubun basçısı Kurt Barabas, D.C. Cooper ve Gary Wehrkamp ile Amaran’s Plight isimli progressive metal projesine bulaştı ama maalesef grubun yeni bir albüm haberi yok, yıllardır da hiç olmadı. Sadece 2005 yılında bir konser yaptılar ve onun kaydını sürdüler piyasaya. Amerika’nın bir de Boud Deun isminde çok önemli bir fusion caz grubu vardır. Mahavishnu Orchestra etkili müzik yapan bu topluluk birbirinden iyi dört albümle dinleyicisini kaybetmemiştir ama kendileri ortalıktan kaybolmuştur. Bu bağlamda 2006 yılında “The Remedy of Abstraction” albümünde usta basçı Michael Manring’in de içerisinde bulunduğu A Triggering Myth adlı caz rock/fusion grubunu da unutmamak gerekir. Laser’s Edge plak şirketinin lanse ettiği bu topluluk tıpkı Amerikalı  Frogg Café gibi 2000’lerin büyüleyici caz rock müziğini sergiliyor.

A Triggering Myth

                 Son olarak ise Weather Report, Mahavishnu Orchestra demek istiyorum, caz demek istiyorum ve en son Frank Zappa demek istiyorum. Bilmem bunlardan bahsetmeme gerek var mı? İşte Amerika! İsimlere bakın, yapmayın o kadar da kötü değiller.

http://yolcantalari.blogspot.com/ - müzik ve hissiyatı üzerine.
"deep into your eyes and now i feel alive, again!"
"why why why, you don't believe in what you feel?" COLLAGE

enchant

  • Genel Moderatör
  • Posts: 580
    • View Profile
    • Email
Ynt: Tarihin Tozlu Raflarında Progressive Rock
« Reply #16 on: Ağustos 12, 2012, 06:34:27 ÖS »
                                                       POLONYA EKOLÜ

                   
           
                   Polonya’nın Doğu Avrupa ülkesi olması, soğuk ve kapalı iklimin hüküm sürdüğü yerde yer alması sonucunda gerek film yönetmenlerinin gerekse müzisyenlerinin ortaya çıkardığı eserler genellikle karamsar ve melankolik oluyor. Bir dönem tümden bir ülkenin baskısını üzerinde hissetmiş, insanlarını yitirmiş, o yakılmış yıkılmış yalnız ve kapalı havalı Varşova’nın ve dolayısıyla Polonya’nın derin dehlizlerinde hüküm süren Kieslowski’nin filmleri ve onun filmlerinin müziklerini yapan kompozitör Zbigniew Preisner’in derinlik arz eden ve ruhsal dünyaya kapıları aralamamızı sağlayan müzikleri oldukça karanlık bir dünya sunuyor. Polonya progressive rock dünyasında geçmişte öyle çok büyük gruplar çıkaramamıştır fakat 80’lerden bu yana çıkardığı her grup belli bir kaliteye sahiptir. Bu sebeple son zamanlarda Alman, İtalyan ekollerinin yanında Polonya ekolünden de bahsetmemiz çok doğru olacaktır. Bu ülkenin çıkardığı gruplar genellikle senfonik, caz etkili ya da son dönem neo-progressive tarzında olmakla birlikte bazen kendi ülkelerinin geleneksel folk müziklerinden de yararlandığı bilinmektedir. Sanatçısı tam sanatçıdır bu ülkenin.

                   

                     Polonya’nın çıkardığı en iyi en köklü grup SBB’dir. Bunu da oluşturdukları müzikaliteye bakarak yazıyorum. 70’li yıllardan beri senfonik rock ve caz’ın en iyi örneklerini sergilemişler ara sıra dağılıp tekrar kurulmuş ve albümler yayımlamışlardır. Camel ve Genesis’in eski dönemlerinden yoğunlukla etkilenirler ve hemen hemen çıkardıkları bütün albümler kusursuz bir müzikalite taşır. İlk albümleri “Nowy Horyzont”, “Ze Slowem Biegne Do Ciebie”, “Welcome”, “Pamięć” ve “Slovenian Girls” gibi üstün kalitede albümleri mevcuttur. Grup en son olarak 2009 yılında yeni soundları ile geri dönmüş ve “Iron Curtain” albümünü çıkarmışlardır. SBB Polonyalı olması dolayısıyla 70’lerde pek etkili olamamış fakat bunun yerine bir İngiliz grubu olsaydı durum çok farklı olurdu demekten kendimi alamıyorum. “Live” albümleri ayrıca değerlendirilmesi gerekli olan bu grubun DVD kayıtları da bir o kadar başarılıdır ve izlerken müzikal bir doyum yaşayabilirsiniz. Topluluk 2012 yılında da eskileri kadar olmasa da yine de modern soundlu fena olmayan bir albümle geri dönmüştür.


             1970’lerde kurulan ve pek bilinmeyen bir topluluk olan Anawa ise psychedelic/acid rock tripleriyle o döneme Polonya’dan bir cevap niteliği taşımıştır. O dönemlerde kurulmuş bir başka grup olan Nurt’da caz etkili progressive rock’a örnek teşkil ediyordu, aynı adlı albümleri Polonya progressive rock literatüründe ön sıralarda yer alır fakat bu grupları bilen pek yoktur, sadece bu tarzla ilgilenenler tarafından albümleri ve plakları takip edilir. Dzamble ve Klan toplulukları da 71 tarihinde bir görünmüş ardından ortadan yok olmuşlardır ama Polonya’nın eski grupları denilince isimleri mutlaka bir yerlerde geçer. 80’lerde lehçe müzik yapan bir topluluk da Krzak’tır. Genellikle blues rock besteleri olan bu topluluğun hafiften progressive rock yönü de vardır. “Paczka” adlı bu albüm Polonya müzikal tarihinde iyilerden birisi sayılıyor.



                  Neo-progressive rock’ın İngiltere’den sonra Doğu Avrupa’ya yayılması pek uzun sürmedi. Genesis’in açtığı yolda Marillion, IQ ve Pendragon topluluklarının prog müziğe getirdikleri yepyeni açılımlardan yeni soundlar ortaya çıktı. Bu, Amerika’ya, İsviçre’ye Avrupa’nın her yerine sıçradı ve doğal olarak Polonya da bundan etkilendi. 1990’lı yıllarda kurulan Collage grubu Marillion soundunu bir potada eriterek içerisine çok farklı tonlarda gitar melodileri yerleştirdi ve o dönem bir anlamda Polonya soundunun oluşmasına yol açtı. Artık o ülkeden çıkan her neo-progressive rock topluluğu Collage’ın açtığı yoldan ilerleyecek ve öyle müzik yapacaktı. İlk albüm “Basnie”(Lehçe olarak çıkmıştır.) ile ne çok iyi ne de çok kötü denebilecek bir başarı yakaladı. John Lennon şarkılarından oluşan “Nine Songs Of John Lennon”dan sonra en iyi albümleri olan “Moonshine”ı çıkardılar. 1994 yılında çıkan bu albüm Polonya progressive rock tarihinde bir milat kabul edilir, çünkü bu çalışma her açıdan kusursuz, soundu ile yenilikçi bir yapıya sahiptir. Vokalist Robert Amirian’ın farklı aksanı ve duygusal sesi, Mirek Gil’in gitarlarda yarattığı o dahiyane sound ve klavyeci Krzysztof Palczewski’nin o Polonya’nın efsanevi kapalı havalarını, melankolisini yansıttığı hüzünlü tonları çok beğenildi. Albümdeki “In Your Eyes”, “Lovely Day” ve “Living In The Moonlight” şarkılarının arka arkaya oluşu çok uç atmosferler yaşattırıp duygusal bir haz veriyor. Grup bu albümden sonra iki çalışma yapar ve dağılır. Neo-Progressive sound “Moonshine” sayesinde yepyeni gruplar kazanacaktı. Hemen hemen aynı dönemlerde kurulan Abraxas’da Genesis ve YES tınılarını kendi anlayışlarıyla birleştirerek müzik yapan modern Polonyalı gruplara bir örnektir. Collage kadar etki bırakmamıştır ama ilk albümleri ve ardından gelen “Centurie” adlı çalışma gayet iyidir. 1990 ortalarında kurulan bir başka Polonyalı topluluk vardır ki bunlar pek başarılı olamamıştır. Ankh isimli bu grup King Crimson etkileri ve bazen progressive metal’e girebilecek besteleriyle dengesiz bir yapı sergilemiş, orta kalite sayılabilecek albümler üretmişlerdir.



                 Marillion’un açtığı yoldan geçen bir başka topluluk da Quidam’dır. Quidam ilk dönem albümleriyle kısmen başarılı olmuş ama son dönemlerde oluşturdukları iki albümle birçok progressive rock dinleyicisinin aklını çelebilmiş bir gruptur. Senfonik etkili şarkılarını flüt, obua gibi enstrümanlarla zenginleştirmiş zaman zaman caza kaçan melodileriyle dikkat çekmiştir. “The Time Beneath The Sky” ile dinleyicilerini epey arttırmışlardır. “surREvival” arada kalan bir çalışma olmuş pek beğenilmemiş ama hemen arkasından gelen 2007 yılı “Alone Together” kaydıyla bütün dünyada başarı sağlamıştır. Bu albümün bir özelliği de soundu ile kusursuz olmasıdır. Her enstrüman incelikli bir şekilde kaydedilmiş ve miks yapılmıştır. “Depicting Colours Of Emotions”, “They Are There To Remind Us”, “Of Illusions” gibi kompleks besteler barındırmaktadır. Yer yer hissedilen caz dokusu, karmaşık davul partisyonları, David Gilmour vari sololar ve o tonlar, aniden giren flütler şaşırtıcı anlar yaşattırır dinleyiciye. Ne yazık ki Quidam’ın 2012 yılı son albümü “Saiko” ile pek bekleneni verememiş ve eski zamanlarını aratmıştır.



                Collage dağıldıktan yıllar sonra kurulan Satellite’da neo-progressive rock müziğin yeni gruplarındandır. Grup elemanları basçı dışında Collage’dan gelmektedir. Marillion’un yoğun etkileşimini taşır bunun yanında Collage soundundan da oldukça yararlanırlar. İlk albümü bir neo-prog klasiği olan “A Street Between Sunrise And Sunset”dir. Albümün kapak tasarımını Marillion’un albüm kapaklarını yaratan Mark Levinson yapmıştır. 13 dakikalık şaheser “The Evening Wind” ile açılan albüm arka arkaya gelen “On The Run” ve “Midnight Snow” ile devam eder. Bu üç eser arka arkaya dinlendiğinde insan bünyesinde huzurla karışık hüzün duygusu belirir. "On The Run"ın girişindeki o yumuşak klavyeler Marillion'dan çıkmış gibidir sanki. Bu albümde farklı olarak elektronik tınılar da yoğunlukla kullanılmıştır ve bu o kadar farklılaştırmıştır ki müziklerini, sanki kendi soundlarını oluşturmuş gibidirler. İşte bu noktada bu topluluğun özgün olduğunu söyleyebiliriz. “Evening Games” ve “Into The Night” gibi albümlerle soundlarını biraz daha geliştirmişler ve neo-progressive dünyasında ismi sayılır bir topluluk olmuşlardır. "Into The Night" içinde yer alan "Don't Walk Away In Silence" şarkısı bu grubun tipik şarkılarındandır. Sadece dinlemeniz yeterlidir. Düzenleme nasıl yapılır, gitar solo nasıl yerleştirilir, bir gitar solo nasıl etkileyici olabilir, grup bunun dersini açıkça orada verir. Grup en son “Nostalgia” albümü ile başarısını devam ettirir.“Nostalgia”nın içerisinde yer alan “Repaint The Sky” Satellite müziğinin kusursuz bir örneğidir.



                 Polonya’nın belki de son zamanlarda en çok ünlenmiş grubu Riverside’dır. Pink Floyd, Anathema gibi gruplardan aldıklarını kendi soundlarına uyarlayıp öyle sunarlar dinleyiciye. Psikolojik bir üçleme yaratan topluluk bu konsept yapının ilk ayağı olan “Out Of Myself”de modern progressive rock’ın en iyi örneklerini sergilerler. Mirek Gil’in Collage’da yarattığı o gitar tonlarının bir benzerini grup bu albümde kullanır. 12 dakikalık “Same River” epik bir çalışma olmasının yanı sıra psychedelic gitar tınılarına da sahiptir ve en çok Pink Floyd’u anımsatır. Porcupine Tree soslu “I Believe” ve “Reality Dream” bölümleri bu albümün en nefis anlarındandır. “Second Life Syndrome”un çıkışıyla Riverside daha da çok tanınır ve Anathema benzeri “Conceiving You” ve “I Turned You Down” gibi çalışmalarla dikkati çeker. Progressive yapı biraz azaltılmış daha sade besteler vardır bu albümde. Konseptin üçüncü ayağı “Rapid Eye Movement” ile daha farklı sulara açılırlar ve bu sayede eleştiriler de beraberinde gelir. Grup son çıkardığı “Anno Domini High Definition” albümüyle daha sert progressive şarkılar yapmıştır ve bir önceki albümde aldıkları olumsuz eleştirileri düzeltmiştir. Riverside her albümle gelişen bir yapı izlemekte ve rock müzikte en çok bilinen Polonyalı grup sıfatını da taşımaktadır. 2011 yılında çıkan “Memories In My Head” EP’sinde ise topluluk bu sefer progressive rock müziğine biraz daha yaklaşmış ve “Living In The Past” şarkısıyla kendilerini aşmışlardır. Türkiye’de konser de veren Riverside elemanları alçakgönüllü davranışlarıyla kalpleri kazanmayı da bilmiştir. Şunu da belirtmeliyim ki Riverside hiçbir zaman ne Collage ne Satellite ne de Indukti kadar progresif olamamıştır. Ama son EP'leriyle bu kalıbı kıracak gücü kendilerinde görmüşlerdir.




                     Eski Collage gitaristi Mirek Gil’in Satellite’tan da ayrılması üzerine kurduğu grubun ismi ise Believe’dir. “Hope to See Another Day” ve “Yesterday is a Friend” gibi iki çalışmayla Collage ve Satellite gruplarının izinden gider gibi gözükmektedir. Mirek Gil’in gitar tonları neredeyse önceki iki grubunda oluşturduğu gibi aynıdır ama yenilikçi tavırlarıyla en çok Satellite’ı andırmaktadır. Mirek Gil ayrıca kendi solo çalışmalarını da dinleyiciye sunar. 98 yılındaki “Alone” ve takibindeki insan ruhuna nüfuz eden kusursuz çalışması “Light And Sound” ile müzisyenlik gösterisi sunmaktadır. 2012 yılında ise yepyeni solo çalışması “I Want You To Get Back Home”u dinleriz.



İlk albümü S.U.S.A.R.’da Riverside’dan Mariusz Duda’yı konuk eden Indukti’de sıra dışı soundları olan dehşet bir Polonyalı grup. Deneysel takıldıkları su götürmez bir gerçek ancak daha da zor olanı enstrümantal eserleri yaratmak. Bu konuda usta olan Indukti ilk albümündeki bestelerle çok iyi bir çıkış yakaladı ve ikinci albümü “Idmen”de dehşet bir sentez örneği göstererek deneysel bir post metal albümüne imza attı. Bu albümde Macar Çingenelerinin kullandığı Cimbalom enstrümanını müziklerine adapte ederek “Idmen”i müzik dünyasına armağan etmişlerdir.



Son dönemlerde yine çok bilinmeye başlayan gruplardan olan After…, “Endless Lunatic” adlı albümüyle Polonya gruplarını takip edenler tarafından dinlenmektedir. Lizard 90’ların ortasında müziğe başlayan Polonya gruplarının biraz dışına çıkan eklektik müzikleriyle ön planda olan çalışmalar yaratmıştır.



Yine Marillion ve Satellite soundundaki Grendel adlı grup “The Helpless” albümüyle, Satellite’ın elektronik-deneysel tarzının yansıtıldığı Milennium adlı grubun “Exist” adlı albümü ise Polonya soundunun son dönem önemli yapıtlarındandır. Millenium ayrıca “Reincarnations” ve çok iyi eleştiriler alan “Puzzles” albümüyle dikkatleri üzerine çekti. Çok hüzünlü olmayan huzur veren müzikleriyle Millenium Polonyalıların en iyi gruplarından birisi ve kadrosu çok sağlam müzisyenlerden oluşuyor.


Bir diğer topluluk olan Signal To Noise ise elektronik ve etnik tatlarla bezeli albümler yayımlayan bu topluluk hem hint ve arap melodilerini birleştiriyor hem de Pink Floyd benzeri kompozisyonlar sergiliyorlar. Bu ülkenin çıkardığı en son topluluklardan birisi de Strawberry Fields’dır. Eski Collage ve şimdinin grubu Satellite’ın elemanlarından oluşan bu topluluk bayan vokalist Robin’in eşsiz sesiyle deneysel rock şarkıları söylüyor. The Gathering’in başka bir benzeri de sayılmaktalar.  Strawberry Fields ve Satellite elemanlarından oluşan diğer bir toplulukta Travellers. Mostly Autumn, Karnataka ve The Gathering’in “Home” albümündeki soundu anımsatan şarkılarıyla 2011 yılında çıkan “A Journey Into The Sun Within” gerçekten de iyi albümlere örnek teşkil etmekte. Neo-progressive rock’ta diğer Polonyalı topluluklar ise Albion, Loonypark, Moonrise, Nemezis ve Gall’dir. Bu grupların ortak noktası ise içindeki bir müzisyenin Millenium’un vokalisti Lukasz Gall olmasıdır. Lukasz Gall ise Polonya progressive rock müziğinde en ön planda yer alan vokalistlerden birisidir.

Polonya grupları gittikçe gelişiyor ve çoğalıyorlar. Progressive rock’ta ilerde söz sahibi olacak öyle toplulukları var ki bunları da zaman geçtikçe göreceğiz. Polonya progressive müzikte korkunç bir şekilde ilerliyor son zamanlarda.


                         POLONYA’NIN AKLA GETİRDİKLERİ

1 – SBB – Pamięć (1975) : SBB’nin ve Polonya’nın gururu.

2 – COLLAGE – Moonshine (1994) : Şarkı sözlerinde doğa tasvirinin en açık göstergesini sunan ulaşılamamış, bırakılmış, terk edilmiş hayatları birbiri ardına sıralayan acı dolu bir kayıt.

3 – RIVERSIDE – Out of Myself (2003) : Psikolojik bir üçlemenin başlangıcı. Pink Floyd, Anathema, Porcupine Tree’ye bir selam.

4 – SATELLITE – A Street Between Sunrise And Sunset (2003) : “The Evening Wind” ve “On The Run” ile neo-progressive rock tarihinin en özgün grubu. Boşuna aramayın onlar gibi müzik yapan başka bir topluluk yok. Benzersiz.

5 – QUIDAM – Alone Together (2007) : Çok temiz bir kayıt ile süslenmiş dahiyane düzenlemeler ve inanılmaz bütünlüklü bir eser.

6 – ABRAXAS - Abraxas ... Cykl Obraca Się. (1996) : Polonya neo-progressive rock müziğinin görünmez kahramanları. Biraz daha duyulsalardı Collage gibi olabilirlerdi ama bu muhteşem bir kayıt.

7 – SBB – Nowy Horyzont (1975) : Tecrübeli olmanın avantajlarını çok iyi kullanan bir topluluğun en iyi ikinci albümü. SBB olmasaydı Polonya bu kadar ayaklarını yere basamazdı.

8 -  BELIEVE – Hope to See Another Day (2006) : Mirek Gil’in en farklı projelerinden birisi. Alternatif soslu progresif eserler ve kayıtsız kalınmaz harikulade besteler.

9 – AFTER… – Endless Lunatic (2005) : Çok fazla etkileşim içinde kalan bu topluluğun ilk albümü. Şarkılar olağanüstü ve bir ilk albüm için muhteşem bir kayıt.

10 – MILLENIUM – Puzzles (2011) : Adem ile Havva konsepti ile Millenium başyapıt mertebesindeki bu albümüyle kusursuz bir müzikaliteye imza atıyor.

11 – INDUKTI – S.U.S.A.R. (2005) : Polonya’nın bu uçuk ve karamsar çocukları King Crimson etkileriyle var olan bu albümünde hem bir ilk albüm olma heyecanını taşıyor hem de bir başyapıta imza atıyorlar.

12 – RIVERSIDE – Memories In My Head EP (2011) : İlk albümdeki “Same River” adlı eserden sonra progressive rock’a bu EP’lerinde devam ediyorlar. Birbirinden muhteşem üç şarkı ve karanlık kasvetli ortamlar.

13 – SATELLITE – Evening Games (2004) : Çocuk sesleriyle başlayan bu nadide albüm bir çocuğun kalbi kadar saf ve tertemiz devam ediyor. Şarkılarıyla dürüst, yalın, benzersiz olabilen kaç grup var ki son dönemlerden. İşte Satellite. Polonya’nın özgün yüzü.

14 – NEMEZIS – Nemezis (2008) : Tek albümle kendi ülkesinde efsane olabilmiş muhteşem bir topluluk ve albüm.

15 – ALBION – Survival Games (1994) : Collage ile aynı zamanlara denk gelen bu çalışmayı Polonya’nın neo-progressive’de yetişme dönemlerinin başlangıcı olarak görmek mümkün. Kusursuz.

16 – GALL – Anonym (2010) : Millenium vokalisti Lukasz Gall’ın enfes projesi.

17 – GRENDEL – Helpless (2008) : Adı sanı çok fazla duylmayan bir duygu projesi.

18 – MINDFIELDS – Mindfields (2008) : Çoğunluğu enstrümantal olan grup etkileyici melodiler yaratmayı iyi biliyor. Ama bir şartla. Üstünüze karamsarlık yağdırarak.

19 – TRAVELLERS - A Journey Into The Sun Within (2011) : Karnataka taraflarından enfes bir eklektik albüm.

20 – MOONRISE – Soul’s Inner Pendulum (2009) : Tertemiz bir sound ile geçiştirilmiş muhteşem besteler ve çok nadir rastlanan bütünlük. Polonya’nın görünmeyen yüzü.

21 – SATELLITE – Nostalgia (2009) : Repaint the Sky! Başka söze gerek yok. Satellite!

22 – MR. GIL - Light And Sound (2011) : Duygusallığın sınırlarını zorlayan Mirek Gil’den beklenmeyecek derecede farklılıklar içeren heyecan dozu yüksek muhteşem bir eser.

23 - MILLENIUM – Reincarnations (2002) : Millenium’dan kavramsal bir başyapıt! Bunu dinlemeden Millenium hakkında fikir yürütmeyin.

24 – QUIDAM – Quidam (1996) : Quidam’ın “Alone Together”den sonraki en iyi işi. Farklılar.

25 – STRAWBERRY FIELDS – Rivers Gone Dry (2009) : Pop melodilerini deneysel rock müziğe bulayan cesur bir kayıt. Müzisyenler ise çok tanıdık.


* Bu albümler kesinlikle “en iyi” kategorisi değildir sadece Polonya denilince bilinmesi gereken, dışarıya ilk elden etki etmiş 25 tane birbirinden muhteşem müzikaliteyi sunuyor.
http://yolcantalari.blogspot.com/ - müzik ve hissiyatı üzerine.
"deep into your eyes and now i feel alive, again!"
"why why why, you don't believe in what you feel?" COLLAGE

b4usleep

  • Posts: 119
    • View Profile
    • Email
Ynt: Tarihin Tozlu Raflarında Progressive Rock
« Reply #17 on: Ocak 09, 2015, 10:09:25 ÖS »
https://www.dropbox.com/s/qijb1xez8dzt049/Progressive%20Rock.pdf?dl=0

Nereye yapıştıracağımı bilemedim. Prog rock ile ilgili ingilizce bir kitap.